Ana Sayfa » Politika

Yasakçı Zihniyeti Kınıyorum

25 Ekim 2008 14 Görüş Eleştİrmen: Bilinçsiz Bilgiç

Kınamakla kalmıyor eleştiriyorum.

Bu ülke demokrasi ile yönetiliyor sa ki demokrasi; Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. **

Suudi Arabistan da mı yaşıyoruz yoska Türkiye de mi?

İran da mı yaşyıoruz yoksa Türkiye de mi ?

Mısır da mı yaşıyoruz yoksa Türkiye de mi?

Madem demokrasiyle yönetiliyoruz nerede bizim söz hakkımız, bu kadar eleştiren, düşünen, fikrini beyan eden, yapılanın yanlış olduğu söylenen halkın çoğunluluğunun bu yasaklara karşı olduğunu belirtmesine rağmen hâlâ neden bu yasaklamalar devam ettiriliyor ?

Yoksa Türkiyenin yönetim biçimini değiştirmek mi istiyorlar ?

Eğer öyleyse çıksınalar söylesinler biz demokrasi istemiyoruz açıkçası şeriatı getirmek istiyoruz. Bu yasaklamalar iyi oluyor bize karşı ve bize yanlış olan herşeyi kapatmayı yasaklamayı düşnüyoruz. Desinler bizde niyetlerini anlayalım ona göre oy verelim.

Lanet olsun böyle zihniyete lanet olsun yasaklamalara, benim okumak içni açtığı msayfaları karartan zihniyete lanet olsun, insanların yaşama ve düşünme hakkının ellerinden alınmasına lanet olsun.

Eğer bir çözüm düşünüyorlarsa taksınlar at gözlüklerini çıksınlar dolaşsınlar istedikleri yerlerde ama at gözükleri takmayan bizlerinde fikirlerine ve yaşama özgürlüklerimize burunlarını sokmasınlar.

Ve bu yasaklamalar daha fazla böyle sürmez bunuda bilsinler devlet bunu yapmaya devam ederse alternatifler kendilerini silküle edeceklerdir. Bilmem anlatabildim mi?

14 Görüş »

  • fizikci dedi ki:

    Anladığım kadarıyla YouTube gibi sitelerin kapatılmasından duyduğunuz rahatsızlığı anlatıyorsunuz.

    YouTube’u kapatan yasakçı zihniyetin Atatürk’ü koruma kanunu dolayısıyla bu işi yaptıklarını biliyorsunuzdur eminim. Koskoca Atatürk niye kanunla korunuyorsa!? 3-5 tane kendini bilmezin asla ciddiye bile almayacağımız saçma sapan vidyosu bizi YouTube’dan mahrum ediyor! Bu nasıl bir zihniyettir anlamak mümkün değil.

    Pornografinin yasaklanmasından rahatsızlık duymuyorsunuzdur eminim. Çocuk pornosu gibi çok aşağılık işler yapan siteler var. Onların kapatılması bence çok doğal. Kimsenin çocuk pornosu yapma ve yayınlama özgürlüğü olmamalı.

    Daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi Şeriat youtube’un yasaklanmasını emretmez. Şeriat bir yönetim şekli de değildir. İslam’ın ilk dönemlerinde Yunan filozoflarının materyalist (dolayısıyla İslam’la taban tabana zıt) eserleri Arapça’ya çevrilmiş ve çoğaltılmıştır. Buna o zamanki İslam devletleri bir yasak getirmemişlerdi. Ama bugün islam devleti pozu veren İran ve Suudi devletleri yasakçılıkta sınır tanımıyorlar.

    Şunu anlamalısınız: Suudi Arabistan ve İran demek İslam demek değildir. İslam’ı temsil eden bir ülke görmek istiyorsanız Dört Halife Devri’ne, Osmanlı’ya bakmalısınız.

    Hatayı yanlış yerde aramak çoğu zaman düştüğümüz bir hata.

  • Bilinçsiz Bilgiç dedi ki:

    Geçmiş Geçmiş Geçmiş, osmanlı osmanlı osmanlı….

    Bu naralardan sıkıldım artık aydın yaratıcı fikirler ve üretim gerekiyor. Topluma artık bu naraları söylemek ve duymak hiçbir fayda sağlamıyor. Daha rönesansı ve gelişmişliği ifade eden bir devrim bile yaşanmamışken (atatürkün cumhuriyeti kurarken yaptıkları hariç zaten başakda birşey olmadı)biz burada neyi tartışıyoruz.

    zaman kaybı başka birşey değil…

  • fizikci dedi ki:

    Dünle beraber gitti cancağızım,
    Ne kadar söz varsa düne ait
    Şimdi yeni şeyler söylemek lazım

    Mevlana

    Düne kadar İslam Demek şeriat demek, şeriat demek kol kafa kesmek demektir, aman ha şeriat gelir, hepinizi keser, sakın gericilere fırsat vermeyin diye korkutuyorlardı

    Düne kadar Atatürk’ü putlaştırıyor, “Kabe Arabın olsun, bize Çankaya yeter” diye şiirler yazıyorlardı

    Düne kadar ırkçılık yapıyor; “Kürtler aslında dağ Türküdür, karın üstünde dolaşırken kart-kurt sesleri çıkıyordu, o yüzden Kürt dediler” diyorlardı.

    Düne kadar din bir afyondur, ilerlemeye manidir, vs vs diyorlardı.

    Düne dair daha pek çok şey yazabilirim ama bunların hepsi dünle beraber gitti cancağızım, biz şimdi yeni şeyler söylüyoruz.

  • MUSTAFA GÜLTEKİN dedi ki:

    yasakçı zihinyet..!! nedir bu allah aşkına ? bu kelimeyi duyunca direk başlıyoruz devlet odaklı eleştirilere.. tamam devlet bu zihniyeti içinda yaşatıyor..kabul ama kimse bana bunun devlet doğumlu olduğunu izah etmesin.biz yasakları kendi beynimizden attık damı toplumdan böyle bir dönüşüm bekliyoruz..artık şu türkiyeye bakışımış at bakışı olmasın.. buraya derin bakılmalı.. sorun devletin şunun veya bunun bizleri köleleştirmesi olmaktan çoktan çıktı yöneticileri;yasakçı zihniyetin avukatlarını;uyguluyucalarını bizler gözümüzde krallaştırmaktayız. 1000 lerce yıl boyunca ilahlarla sürdürdüğümüz yaşamı bundan sonra ilahsız düşünemiyoruz.. halbuki yasakçı zihniyetin sonu ancak bizlerin kendimize yasakçı tanrılar bulmaktan vazgeçmemizle geleceğini görmemiz zorunluluk halini aldı.

  • MUSTAFA GÜLTEKİN dedi ki:

    fizikçi kardeşim 70 leri nasıl algılıyosun anlamadım doğrusu.. kaos vardı var olmasına .. fakat kaosun olduğu yerde haklılık yoktur demekte tuhaf.. eeee haklı kim diye soracak olursan ? bu sorunun cevabı çok açık be kardeşim.. mesele görüp görmeme meselesi değil bu noktada mesele kabul etme cesareti gösterip gösterememedir..

  • fizikci dedi ki:

    Mustafa kardeşim, bana bi soru sormuşsun ama hiç bir şey anlamadım.. Kaos?.. 70ler?.. Ben bunlardan bahsetmedim ki..

    Yasakçı tanrı falan demişsiniz. Kim bu yasakçı tanrı? Atatürk mü? :) Atatürk’ten sonra gelenler daha yasakçı. Eh Atatürk de öyleydi tabi.. Vatandaşın sevdiği müzik bile yasaktı. Jandarma zoruynan batı müziği dinlemesi gerekiyordu.. Aman ya neyse..

  • MUSTAFA GÜLTEKİN dedi ki:

    fizikçi.. solcuların islamcılara, ülkücülerin solculara,devletin türklerin kürtlere,kürtlerin araplara, devletin hepsine yaptıklarında dem vuruyorsun.. tamam çok karışıktı.. bu senaryo 70 lere ait.. ama bunların arasında bir haklı diğerleri haksızdır..bu söylem ilk etepta çok kült bir bakış gibi gözüküyordur. kabul!! ama biraz dolaylarsan birinin haklı olması gibi bir zorunluluğun doğduğunu farkedersin.

  • Hulki CAN dedi ki:

    “Neden Hristiyan Değilim?” adlı yapıtında Russell içinde yaşadığımız dünyanın bir kaos ve rastlantı sonucu oluşmuş olabileceğini, ancak, bilerek oluşturulduysa bunun Şeytan işi olmasının daha güçlü bir olasılık olduğunu belirtir !

    Russell için iyi ve özgür yaşam, sevgiden kaynaklanan ve bilgiyle yönetilen bir yaşamdır. Bilgisiz sevgi, ya da sevgisiz bilgi iyi ve özgür bir yaşam sağlayamaz.

    Küresel düzenin yapılandırdığı politik ve ekonomik yaşam, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ilkeleri üzerinde değil, “sosyal eşitsizlik, ekonomik bağımlılık, bireysel düşmanlık” üzerine kuruludur. Ekonomik yaşamı ve geleceği güvence altında olmayan sıradan insanların “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” gibi ilkelerden faydalanabilmesi söz konusu değildir.

    Özgürlük, varlıklı olanların bağımsızlığını garanti altına alır; varlıklı olmayan büyük çoğunluk bağımsız olamaz, bağımsız olduğunu zanneder. Serbest rekabet veya liberal ekonomi ortamında mücadele edebilmesi için gerekli araç, sermaye ve donanımdan yoksun insanlar, korumasız, kalkansız kitleler, ezilmeye, sıkıntı çekmeye mahkumdur.

    Tolstoy’a göre kurulu düzen dört etmene dayanarak ayakta durur: Bunlardan birincisi devletin din ve şoven milliyetçilik sayesinde bireye uyguladığı bir çeşit hipnotik uyutmadır. Devlet kamuoyunu hile ve göz boyama ile şaşırtarak, sersemleştirerek ayakta durur.

    İkinci etmen ahlak bozmaktır. Vergiler ve hayat pahalılığı sayesinde devlet halkı köleleştirir, ezer ve kendi rüşvetçi memurlarını besler.

    Üçüncü etmen göz korkutmak, gözdağı vermektir. Devlet herkesin mutlak saygı göstermesi ve yüceltmesi gereken kutsal bir varlık olarak ortaya çıkar. Devlet uğruna herkes sorgusuz sualsiz ölebilir ve öldürebilir.

    Dördüncü etmen de her yurttaşın yapmakla yükümlü olduğu ve her ne yaparsa yapsın asla kaçamayacağı, ayrı bir dünya ve ayrı bir mantığı olan, zorunlu askerlik hizmetidir.

    Danimarkalı yazar ve dinbilimci Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855) saf inancı onu karikatürize eden, çarpıtan, kazanç kapısı yapan din adamlarına ve tarikatlara karşı savunur. Kurulu düzenin dinlerine ve din kurumlarına karşı olduğu kadar sistematik, militer, totaliter düşüncelere, felsefi sistem, öğreti ve kavramlara da karşıdır.

    Bu düşünürler ve benzerleri (Prudhon, Bakunin) aslında küresel düzene karşı çıkmış, fakat düzenin gittikçe güçlenmesini, gelişmesini ve insanlığı boğmasının önüne geçememişlerdir. Eğer onlar bu devirde yaşasalardı, eserlerini bastırtabilecek tek bir yayınevi bulamazlardı.

    Yayınevi dedim de Gutenberg’in 1438de icat ettiği matbaaya Osmanlı’nın 300 sene sonra izin verdiği, yüzyıllarca bu zavallı halkı nasıl uyuttuğu ortadayken, günümüzdeki Osmanlı artıkları, İstanbul’u yeniden başkent yapma ve hala “Geri Gel Ey Osmanlı” diye tepişenler var oldukça geleceğe pek iyimser bakmak mümkün görülmüyor.

  • fizikci dedi ki:

    “Neden Hristiyan Değilim?” adlı yapıtında Russell içinde yaşadığımız dünyanın bir kaos ve rastlantı sonucu oluşmuş olabileceğini, ancak, bilerek oluşturulduysa bunun Şeytan işi olmasının daha güçlü bir olasılık olduğunu belirtir!

    Russell dini ve tanrıyı hristiyanlıktan öğrendiği için bu değerlendirmeleri tamamen yanlıştır. Eğer İslamdan öğrenseydi böyle düşünmezdi. Neden? Çünkü Hristiyanlığa göre tanrı insanların günahı için kendini feda etmiştir. Dünyada hep iyiliğin olmasını ister, insanları kötülüklerden korur vs vs.. Halbuki İslam’a göre insan dünyada imtihan için bulunmaktadır. Başına iyilik de kötülük de gelebilir. İyiliğe şükretmekle, kötülüğe karşı da aktif sabırla sorumludur. Allah insanları bilerek aciz yaratmıştır. Bunları bilen bir insanın dünyadaki kötülüklere bakıp dünyayı şeytanın yarattığını düşünmesi mümkün değildir. Eğer Russel İslam kültüründen gelen biri olsaydı böyle düşünmezdi.

    Russell için iyi ve özgür yaşam, sevgiden kaynaklanan ve bilgiyle yönetilen bir yaşamdır. Bilgisiz sevgi, ya da sevgisiz bilgi iyi ve özgür bir yaşam sağlayamaz.

    Batıl bir dinin verilerini doğal olarak reddeden Russel’in böyle düşünmesi normal. Sevgiden kaynaklanan bilgi falan.. Çok romantik.. Bunlar saçmalıktır. İyi ve özgür bir yaşamın teminatı “Allah’ın rızasını kazanma gayesi ve Allah korkusu”dur. Sevgili bilgi, bilgili sevgi falan fanteziden/ütopyadan başka bir şey değildir.

    Küresel düzenin yapılandırdığı politik ve ekonomik yaşam, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” ilkeleri üzerinde değil, “sosyal eşitsizlik, ekonomik bağımlılık, bireysel düşmanlık” üzerine kuruludur. Ekonomik yaşamı ve geleceği güvence altında olmayan sıradan insanların “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” gibi ilkelerden faydalanabilmesi söz konusu değildir.

    Çok doğru.

    Özgürlük, varlıklı olanların bağımsızlığını garanti altına alır; varlıklı olmayan büyük çoğunluk bağımsız olamaz, bağımsız olduğunu zanneder. Serbest rekabet veya liberal ekonomi ortamında mücadele edebilmesi için gerekli araç, sermaye ve donanımdan yoksun insanlar, korumasız, kalkansız kitleler, ezilmeye, sıkıntı çekmeye mahkumdur.

    Bu da doğru. Çözüm ne peki? Komünizm mi? Olmadığını gördük. Çözüm din ahlakıdır. Allah korkusu ve Allah’ın rızasını kazanmaya endeksli bir yaşamdır. Çünkü “komşusu açken tok yatan bizden değildir”.

    Bu düşünürler ve benzerleri (Prudhon, Bakunin) aslında küresel düzene karşı çıkmış, fakat düzenin gittikçe güçlenmesini, gelişmesini ve insanlığı boğmasının önüne geçememişlerdir. Eğer onlar bu devirde yaşasalardı, eserlerini bastırtabilecek tek bir yayınevi bulamazlardı.

    Bu doğru değil. Bu düşünceleri ve daha fazlasını savunan bir sürü kitap yayınlanıyor zaten. Asıl mesele tüm bu düşüncelerin çözümü yanlış yerde aramasıdır. Devletten toplumdan bahseder dururlar. Halbuki problemlerin sebebi bireylerdir. Bireyler tek tek düzelmedikçe toplum düzelmez. Bireyleri tek tek düzeltebilecek yegane şey de Allah inancı ve din ahlakıdır.

    Yayınevi dedim de Gutenberg’in 1438de icat ettiği matbaaya Osmanlı’nın 300 sene sonra izin verdiği, yüzyıllarca bu zavallı halkı nasıl uyuttuğu ortadayken, günümüzdeki Osmanlı artıkları, İstanbul’u yeniden başkent yapma ve hala “Geri Gel Ey Osmanlı” diye tepişenler var oldukça geleceğe pek iyimser bakmak mümkün görülmüyor.

    Bu küllen yanlış:
    1. Türkler 9. asırdan beri matbaa kullanıyorlardı. Bir çeşit tahta baskı. Uygurların bastığı kitaplara ilişkin arkeoloji buluntuları var.
    2. Matbaayı icad eden Gutenberg değildir. Gutenberg harflerin takılıp çıkarılabildiği matbayı kendisinden 500 sene önce icat eden Çinliler’den kopyalamıştı.
    3. Bu matbaa İspanya’dan kaçıp Osmanlı’ya sığınan yahudiler tarafından Osmanlı’ya getirilmişti. İlk basılan kitap 1490′larda basıldı. Alimler dini ve ahlaki konularda yazılan eserlerin hızla çoğaltılarak heryere dağıtılmasının hayırlı olacağını düşünüyordu. Ama pahalıydı.
    4. 1400lü yıllarda batı ile Osmanlı arasında kıyaslanmayacak derecede kültür farkı vardı. Anadolu insanının evindeki kitapları, batıdaki herhangi bir kralın kütüphanesinden daha zengindi.
    5. Mesleği katiplik olan yüz binlerce insan vardı. Bunlar ekmeğini bu işten kazanıyor ve matbaa gibi çalışıyorlardı. O dönemde hem matbaa kağıdı daha pahalı hem de matbaalar teknik olarak yavaştı. Katipler matbaadan daha ucuza kitap çoğaltabiliyorlardı. (Arz-talep dengesi yani. Bugün modern fizik laboratuarlarında altın üretilebiliyor. Ama üretilen altının değeri bu iş için harcanan paradan daha az. Aynı şey.)
    6. Kitaptan ekmek yiyen sadece katipler değildi. Ciltçiler, müzehhipler de vardı. Matbaa bu kadar insanın ekmeğini elinden alabilirdi. Karşı çıkıp padişahı ikna edenlerin gerekçesi buydu.
    7. Mustafa Armağan’ın “Geri Gel Ey Osmanlı” isimli kitabını okudum. Osmanlının güzelliklerinden bahsediyor. Onların geri gelmesini istiyor. Bunun nesi fena. “Osmanlı artığı” ne demek? Siz neyin artığısınız?
    8. Son olarak matbaadan sonra belki en önemli icat olan bilgisayarı bu ülkeye getirenin “dindar” cumhurbaşkanı Turgut Özal olduğunu unutmayın. Tuşlarına bastığınız klavyede bile hakkı var.
    9. İstanbul başkent olsa ne olur? Ankara İstanbul’dan daha mı üstün? Ankara’nın kutsallığı nedir sizin düşünce dünyanızda merak ettim..

  • Hulki CAN dedi ki:

    Sn Fizikçi

    Metafizik ve dinbilimin (teoloji, ilahiyat) temel ilke ve kuralları vardır. Genelde tüm ilahiyatçı ve filozofların mutabık kaldığı bir nokta Tanrı’nın kusursuzluğudur.

    Tanrı kusursuz, mükemmel bir varlık olduğu için bozuk, kusurlu, “aciz” yaratıklar yaratamaz, Tanrı yalan söyleyemez, çelişkiye düşemez, yasaları devirden devire değişmez, evrim geçirmez vs vs…

    Örneğin arı en mükemmel şekilde yaratılmıştır. Altıgen peteklerin hepsi birbirine eşittir. Taklit edilemeyen bir ürün yaratır: Bal. Ancak dış koşulların değişmesiyle petek ve bal yapımı bozulabilir, kraliçenin ölümüyle de kovan dağılır. Bir çok arı türünün ve arıcılığın çevre kirlenmesi nedeniyle tehdit altında olduğu bilinmektedir. Bu arıların “aciz” olduklarının bir göstergesi değildir.

    Doğal ortamından koparılıp kafeslere kapatılan hayvanlarda da davranış bozuklukları ve yıkım görülmüştür. Keza en mükemmel varlık insan da yaşaması için gerekli koşullardan yoksun kalınca aciz bir varlığa dönüşebilir. Eskiden insanlar kör, sağır ve dilsizlerin Tanrı tarafından “ibreti alem” için yaratıldığına inanıyordu. Oysa onların bu halde olmasının nedeni genetik faktörler, doğal koşullar, ensest vs gibi nedenlerdir. Tanrı kör, sağır, dilsiz, topal, çolak insanlar yaratmaktan münezzehtir, yaratmaz.

    Tanrı kendisinden daha üstün ve yüce bir varlık yaratamaz. Bu onun acizliğini göstermez. Tam tersi en büyük olduğunu gösterir. Çünkü nasıl ki matematikte en büyük rakam “sonsuz” ise ve ondan daha büyüğü yoksa Tanrı da sonsuzdur ve ondan daha büyüğü yoktur. O halde, “Tanrı kadiri mutlaktır, her şeyi yapar, onun için olanaksız yoktur” diye tepişen din adamlarına Spinoza’nın “Tanrı kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi?” sorusuna da bu şekilde yanıt vermiş oluyoruz. Sonsuzdan daha büyük bir rakam olabilir mi?

    Kusursuz bir varlıktan kusursuz, mükemmel düşünceler türer. Eşsiz ve benzersiz olan yüce yaratıcının da düşünceleri eşsiz ve benzersiz olmalıdır.

    Fakat sizin ve Muhammet’in Tanrısı böyle bir Tanrı değil. İslam’ın Allah’ı, aciz, kusurlu, kör, sağır, dilsiz yaratıklar yaratan, yasaları ve düşünceleri devirden devire değişen, nabza göre şerbet veren, cinsiyet ayırımı yapan, cihadı ve savaşı, öldürmeyi emreden, Şeytanı ve kötülüğü yaratmış bir Tanrı. Kuran’daki emirler Yahudi şeriatına, Yahudi şeriatındaki emirler de eski Mısır ve Hammurabi’nin yasalarına dayanıyor.

    Muhammet bir aşiret lideri olarak Kuran’da böyle emirler verebilir. Ama evreni ve insanı yaratan Tanrı veremez, vermez. Mitolojideki tanrılar da böyleydi. Dünya düzenini ve hatta tanrıların yaşamını bile 3 kader tanrıçası (Moiraslar) belirlerdi. O halde, Allah ile mitolojik tanrılar arasında ne fark var ?

    Siz dinsel yoldan kurtuluş öneriyorsunuz. Bugün bir çok Hristiyan-Yahudi-İslam tarikat ve dernek de (Yedigüncüler, Yehova Şahitleri, Hassidçiler, Nurcular, Mormonlar, Masonlar, masonik dernekler vs) aynı şeyi öneriyorlar: Bireyler tek tek düzelirse toplum da düzelir. Sistemi düzeltmek kimsenin işine gelmiyor. Sistemdeki bozukluklar da “deneme” ve “sınav” olarak yorumlanıyor. İslam tarikatları Batı’daki tarikatların masonik örgütlenmelerini, yöntemlerini, propaganda araçlarını aynen benimsedi, taklit etti ve “islamize” etti.

    Hamamböceklerini engellemek için onları tek tek yakalamak veya onları eğitmek mümkün değildir. Öncelikle böceklerin çoğalabileceği ortamı değiştirmek, hatta gerekirse kökünden değiştirmek gerekir: Örneğin, ortalıkta yiyecek içecek bırakılmaz. Yemek artıkları toplanır, çöp torbasının ağzı sıkıca kapatılır. Bunların saklanabilecekleri kuytu yerler, buzdolabı, kalorifer, dolap altları, temizlenir ve ilaçlanır. Daha sonra tüm odalar dezenfekte edilir, ve son olarak tüm apartman ilaçlanır. Ancak, bu temizlik ve arındırma işlemi periyodik olarak yapılmalı ve her an tetikte olmakta fayda vardır. Çünkü bir gün kılık değiştirmiş bir halde, evrim ve mütasyona uğrayarak tekrar geri dönmeleri mümkündür !

    Sorunsal “öncelikle” birey değildir. Bireyleri tek tek düzelterek toplumu düzeltemezsiniz. Öncelikle, hastalıklı bireyleri üreten sistem ve yapı ile bunlara bağlı alt sistem ve alt yapılar ortadan kaldırılmalıdır. Daha sonra birey düzeltilebilir. Bataklıktaki sivrisinekler tek tek yakalanamaz. Öncelikle bataklık kurutulmalıdır. İnsanları düzeltebilecek tek şeyin de Allah inancı ve din ahlakı olmadığını AKP iktidarında açıkça gördük. Ahlak ve insanlık dışı bireysel ve ailesel korkunç cinayetler, toplumdaki şiddet, cinsel taciz, çocuklara tecavüz, suç oranının ilkokullara kadar yayılması zirveye ulaştı. Avrupa’da engizisyon mahkemeleri teokratik krallıklar devrinde kurulmadı mı ?

    Biz de ise Özal ile başlayan “benim memurum işini bilir”, “bir koyup iki almak” ve “köşe dönücülük” söylemleriyle ahlaksızlık erdeme, sosyal devlet sadaka devletine dönüştü. Amaç sözde dinsel özürlük gerekçesiyle ülkenin harcını oluşturan ülkü ve dil birliğini bozarak ülkeyi etnik ve dinsel gruplara bölerek parçalamak. Anımsayın: Medyatik bir yazarımız Nobel ödül töreninde yaptığı konuşmada en büyük tehlikenin “milliyetçilik” olduğunu bu nedenle vurguladı. Hedef Irak gibi Türkiye’yi de etnik ve dinsel parçalara bölmek.

    Yahudilik benzeri, özünde cihat, şiddet öğeleri içeren bir dinle, korku ve baskıyla düzeni, ahlak ve insanlığı sağlayamazsınız. İşte görüyorsunuz İslam ve Haçlı ordularının yaptığı fetih ve katliamın benzerini tıpkı bir zamanların teokratik Avrupa devletleri veya İslam devletleri gibi din devleti İsrail yapıyor. Yahudi ve Hristiyanların çoğu da 1948den beri yaşanan tüm bu süreci Kitabı Mukaddes’teki bazı kehanetlere dayandırdığından kafirlere (!) karşı tanrısal bir savaş olarak görüyorlar. Amerika ve Avrupa halklarının sessiz kalmasının altında yatan bir neden de bu. Yani din. Niye bizim ilahiyatçılar bu konuları irdelemiyor?

    Dandik silahlarla kendini savunmaya çalışan Gazze halkı karşısında süper güç ABD desteğindeki İsrail ordusu en son sistem silahlarla, canlı hedeflere karşı sanki askeri tatbikat yapıyor, yeni silahlarını deniyor. Bu bir savaş değil. Katliam, kırım. Ya da Ecevit’in bir ara telaffuz ettiği, fakat sonradan Yahudi lobilerinden iki kere özür dilemek zorunda kaldığı sözcükle ifade edilen bir eylem: Soykırım ! Bu kırım ve soykırımlar üçüncü Tapınak’ın inşa edilmesine dek sürecek gibi gözüküyor.

    Küresel düzeni veya düzenekleri değiştirmek ve yıkmak için benim çözüm önerim yok. Ama illa bir çözüm derseniz görüşüm bilimsel değil ancak duygusal olabilir. Bu da nihilizm ve kozmik anarşizme kadar gider ki bunların da iyi bir çözüm olacağından kuşkuluyum. Ama böyle bir şey gerçekleşirse, en azından büyük ölçüde bir çıkartı temizlenmiş olur.

    Diğer noktalara sonra yanıt vereceğim.

  • Hulki CAN dedi ki:

    …devam

    Mustafa Armağan’ın “Abdülhamit’in Kurtlarla Dansı”nı okudum ve bu eser hakkındaki eleştirim http://www.izedebiyat.com da yayımlanmıştı. Atatürk’ten sonra Abdülhamit en beğendiğim devlet adamlarından biridir diyerek sizi şaşırtayım ve yazdığım yazıyı bu nedenle okumanızı öneriyorum.

    Gutenberg baskı veya basımcılığın değil (baskı ve basımcılık ondan çok önceleri de vardı) tipografi tekniğinin bulucusudur. Yani her biri küçük bir blok üzerine kazılmış ayrı ayrı harflerle sözcük yazma tekniği ve makinesinin bulucusudur. Bu harf blokları önce tahtadan, sonra da dayanıklı madenlerden yapıldı. Gutenberg daha sonra, kurşun harfler kullandı ve böylelikle seri kitap basımına geçildi.Yoksa ilkokulda herkes en azından bir patates baskı yapmıştır !

    Matbaa ve kültür ile ilgili hayali görüşlerinize katılamıyorum. Ancak, şu dediğiniz doğru: Bizde ilk basımevini İbrahim Müteferrika kurmadı. Gutenberg’in 1438 de tipografik matbaayı buluşundan 55 sene sonra 1493te ilk basım makineleri ülkemize gelir. Ancak, bu ilk makineleri getiren Samuel ve Davit Nahmias kardeşlerdir. İstanbul’da yaşayan bu Yahudi kardeşlerin kurduğu ilk basımevinde Gutenberg’in geliştirdiği tipo basım yöntemi kullanılarak sadece İbranice kitaplar basılır. Türkçe kitap basılmaz.

    İkinci basımevini Abgar Tıbır adlı Sivaslı bir Ermeni İstanbul Karagümrük Ermeni Kilisesi’nde kurar. Bastığı ilk Ermenice kitap “Küçük Dilbilgisi veya Alfabe” adını taşır (1567) . Türkçe kitap yine basılmaz.

    Bunu Nikodemos Metaksas adlı bir Rum Ortodoks rahibin kurduğu basımevi izler. Basımevinde ilk olarak Museviliği eleştiren Rumca bir kitap yayımlanır (1627) . Tabi yine Türkçe kitap basılmaz !

    Peki ya Türkçe kitap? Türkçe kitap zinhar basılmaz. Neden? Çünkü o çok bilge ve o çok ileri görüşlü devlet büyüklerimiz toplumun zehirlenmemesi için buna izin vermezler. Her şeyi çok iyi bilen, kendilerinden emin, mağrur padişahımız ve şeyhülislam hazretleri bu muzır keşifle zerre kadar ilgilenmezler. Türk halkını dünya gerçeklerinden uzak, bilgisiz ve cahil donmuş bir buz kalıbı içinde tutmaya devam ederler. (Toplum yaşamını etkileyecek düzeyde ve sayıda Türkçe kitap basımı ancak 19 yüzyıl sonundan itibaren başlayacaktır.)

    Osmanlı egemenliğindeki Hristiyan halklar arasında okuma yazma hızla gelişirken Müslüman toplum derin gaflet uykusunu sürdürür. İmparatorluktaki en bilgisiz, en hoşgörüsüz, en çağdışı kalmış topluluğu böylece Türkler ve Araplar oluşturur. Dönmeler, Museviler, Rumlar, Ermeniler hızla dünyanın aydınlanma çizgisini yakalarken Türkler ve Araplar koyu bir karanlık ve bağnazlığın köleleri olarak bir lokma bir hırka felsefesiyle yaşamlarına devam ederler.

    Nihayet matbaanın keşfinden ancak 291 yıl sonra, tanrısal kayra sayesinde, Osmanlı’da ilk Türkçe kitap basan basımevi 1729da kurulacaktır ! Tanrısal kayra , diyoruz çünkü bu basımevini kuracak kişi de daha sonra İbrahim Müteferrika adını alacak bir gayrimüslimdir. Asıl adı tam bilinemeyen Cluj, Romanya, 1670 doğumlu, Hristiyan (Üniteryen) bir Romen ya da Macar olduğu sanılan Abram (?) Cluj Kolejinde teoloji okumaktadır.

    İşte o sıralar Avusturya’nın Macaristan ve Romanya’yı işgaline karşı bir ayaklanma hareketine karışan bu kolejli genç, Avusturyalı askerlerden kaçarak Cluj yakınlarında bulunan bir Osmanlı birliğine sığınır. Daha sonra, İstanbul’a getirilir, bilgisiyle dikkat çeker.
    Daha doğrusu çevrede günümüzde olduğu gibi devletten beslenen o kadar cahil cühela vardır ki bu öğrencinin “olağan” bilgisine bizimkiler şaşakalır ! Tabi ilk iş ve en önemli koşul Müslümanlığı kabul edip sünnet olur, İbrahim adını alır, padişahın hizmetine girer.

    İbrahim hemen işe koyulur. “İslam’ın Elkitabı” (Risalei İslamiye) adlı yapıtında (1710) Katolik öğretisini eleştirerek Papalığın İncil’i işine geldiği şekilde yorumladığını, Teslis inancının İncil’de olmadığını savunur. İncil’in bazı bölümlerini Latince’den Türkçe’ye çevirir. Padişahın özel danışmanı (müteferrika) olur. Mora sorununu görüşmek üzere giden heyetle bir diplomat gibi Viyana’ya gönderilir (1715) . 1726da Türkçe kitap basmanın faydalarını anlatan bir dilekçeyi cesaretle sadrazama sunar. Bu dilekçeden sonradır ki bizimkilerin jetonları düşmeye başlar. Sonunda, sadrazam, padişah ve şeyhülislamın zar zor onayını aldıktan sonra İstanbul’un Fatih semtindeki evinin bodrum katında basımevini kurar.

    İlk basılan Türkçe kitap “Vankulu Sözlüğü” 31 Ocak 1729’da 1000 adet basılır. Müteferrika’nın matbaacılık mesleğini teoloji eğitimi almış olduğu kolejin kilisesindeki basımevinde öğrenmiş olduğu sanılıyor. (Kilisede basımevi varmış ! düşünebiliyor musunuz adamlardaki hırsı ve tutkuyu?) Kendi yazdığı ve bastığı kitaplarla bir düşünür olarak da Osmanlı düzenin çağdaşlaşması için bazı önerilerde bulunur; ilk kez “yeni düzen” (nizamı cedit) terimini kullanır, Osmanlı’daki gerileme nedenlerini açıklamaya çalışır.

    Koskoca Osmanlı İmparatorluğundaki bu “göstermelik” basımevinde dinsel kitapların basımına izin verilmediğinden, 1743’e kadar çoğu tarih konusunda sayıları 500-1000 arasında değişen 17 Türkçe kitap basılır. Yani taş çatlasa basılan kitapların toplamı 20.000 adeti geçmez ! Kim alacak da bunları kim okuyacak ?

    İkinci basımevi, 1796da, II Abdülhamit tarafından Hasköy’deki mühendishanede açılır. Bunu Üsküdar Harem’de Boyacı Han’da kurulan üçüncü basımevi izler (1802) . Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa Bulak basımevini kurar (1822) . Osmanlı nihayet matbaanın önemini 400 sene geçtikten sonra kavramaya başlamıştır ! Maşallah, maşallah.

    Ancak , gerek bunlar, gerek İbrahim Müteferrika’nın basımevinin, zannedildiği gibi, Türk edebiyatına, aydınlanma ve reform hareketlerine önemli bir katkıda bulunduğunu söylemek kesinlikle mümkün değildir. Neden? Çünkü gerçek anlamda etkin bir kitap basımı yoktur. Kitap sayısı çok azdır.

    XIX.cu yüzyıl sonuna gelince canlanma nihayet başlar. Türk matbaacılığında en büyük atılımı Ebüzziya Tevfik’in 1881de kurduğu basımevi gerçekleştirir. Ebüzziya Matbaasında 1882-1913 arası Avrupa kalitesinde 500den fazla değişik kitap basılır.

    O halde, matbaanın Türk toplumuna gerçek anlamda katkısı ancak XIX.cu yüzyıl sonlarından itibaren hissedilmeye başlanır. Gutenberg’den bu yana 400 seneden fazla zaman geçmiştir…

    Atatürk’ün başlattığı devrimlerin etkisiyle kitap ve dergi basımında birden büyük bir patlama yaşanır. Dünya klasikleri yeni harflerle Türkçe’ye çevrilir, Türk okuruna sunulmaya başlanır. Vah zavallı ülkem vah! Yani Rusya ile aramızda bu konuda 3 asır bir fark var. Avrupa ile 4 asır! Dile kolay. Boşu boşuna kaybedilen yıllar, kaybedilen insanlar, kaybedilen yaşamlar…

    Bizi o dönemlerde yönetmiş siyasal ve dinsel yetkelerin ne kadar bilgesiz, bilgisiz, ürkek, içten pazarlıklı- ve o “Deli Petro” diyerek yerden yere vurdukları Rus çarı kadar bile olamadıklarını- ve halkı nasıl karanlıkta bıraktıkları ibret vericidir. Osmanlı’yı hortlatmaya çalışan aklı evvellerin dikkatine sunulur ! Bizim deli dediğimiz adama Avrupalılar “Büyük Petro” demiştir.

    Şimdi, yayınevlerinde, basımevlerinde, kitap, dergi, mecmua, gazete gümbür gümbür basılıyor ama, hala Avrupa’da kitap satışı en düşük olan ülke Türkiye. Siyasal yetke kitap basımını, okunmasını artık engelleyemiyor, fakat, bu kez de, sansür, yayın yasağı, kitap ve gazete maliyetlerini arttıracak çeşitli taktiklerle, yine halkı karanlıkta bırakmanın hesaplarını yapıyor; medya ve televizyon aracılığıyla halkı boş diziler, rezilce eğlence ve utanç verici yarışma programlarıyla oyalayarak, yararlı kitap ve dergilerin okunmasını, toplumun beyinsel gelişmesini, düşünmesini dolaylı olarak önlüyor.

    Devlet ve sisteme karşı yapılan eleştiriler milyarca liralık tazminat davaları açılarak engelleniyor, yazarlar, aydınlar işten atılıyor, göz dağı veriliyor, öldürülüyor, özgür düşünce yok edilmeye çalışılıyor.

  • mengu dedi ki:

    çok ilginç bir yazı olmuş açıkçası bu. neden? çünkü eşitlikler ve özgürlükler konusunda, bunların genişletilmesi konusunda türkiye’de en çok çalışmayı yürüten hükümet ak parti hükümeti oldu. bunların dışındaki hükümetlerden bu konuda pek bir şey göremedik. zaten görmeye fırsatımız da olmadı, sevgili her şeyi hepimizden çok bilen darbecilerimiz sağolsunlar.

    fikir sahibi olmaktan, özgür olmaktan dem vurulmuş ancak bu konularda ne tür kısıtlamalara gidildiğinden bahsedilmemiş. sitelerin kapatılmasından bahsedilmiş yazıda. şahsen ben, internet sitelerinin, bölücü sempatizanı siteler hariç, kapatılmasına karşıyım. fakat, bu siteleri kapatan / kapattıran hükümet mi? mesela youtube en son, bir savcının ses kaydı koyduldu diye kapatıldı. hem de o ses kaydı düşen savcının başvurusu üzerine.

    sözün özü, hikâyeden bir yazı olmuş. içi boş. kanıt yok. çözüm yok. derdini anlatamamış yazar bu yazıda. düşünce özgürlüğü, özgürlük, eşitlik bunlar güzel kavramlardır ve içi son derece dolu kavramlardır. bu tarz yazılarla bu güzelim kavramları kirletmenin manâsı yok. sanırım bu yazıyı yazan genç bir arkadaş, muhtemelen çevresinde konuşulan ilginç mevzuların etkisinde kalmış. kendisine nacizane tavsiyem, doğru ve tam bilginin peşine koşmasıdır. böylelikle eksik bilgisiyle yanlış çözümlemelere, yanlış çözümlemelerle de hatalı sonuçlara varmaz. bu tabii ki, hepimiz için geçerli.

  • YARGIÇ dedi ki:

    Arkadaşlar Sizlerle Sohbet Etmesi Gerçekten Çok Güzel Bi Duygu Olur Benim İçin İmkanımız Varsa Bi Tartışma Sayfası Yapılsın Bu Sitede Tabiki Adap Ve Usüle Uygun Olarak.Eğer Siz Böyle Birşey Yaparsanız Gerçekten Hem Sorunların Konuşulmasında Hemde Kaliteli Bir Tartışma Ortamı Oluşmasında Etkisi Çok Büyük Olacaktır. Hem Böylelikle Herkes Düşüncesini Açıklayabilir.

    (Not: Irkçılığı Kesinlikle Onaylamayalım Lütfen!)

  • gözde canbolat dedi ki:

    Bu adam enver paşayı beğenmiyor, onu pantürkizmle suçluyor ama kendinin bir osmanlı sempatizanı ve abdulhamit aşığı olduğunun farkında değil. abdulhamit’in yaptığı herşeyi kusursuz görüyor ve çanakkale’de savaşan komutanlarımızı(başta atatürk olmak üzere)vatan haini olmakla suçluyor. batmakta olan bir imparatorluğu bir süper güç gibi görmek aptallıktan başka bir şey değildir. burda resmen atatürke bu ülkeyi neden kurtardın neden bize demokrasiyi getirdin gibi sorularsoran mustafa armağan’ın ne kadar basit düşündüğünü ve monarşiye nasıl hasretle baktığını açıkca görmekteyiz onun bu monarşi hasretini eshefle kınıyorum bu adam kendini aydın zannederek resmen atatürke karşı anti-atatürk politikası uyguluyor herhalde kendisi polyanacılıkla kafayı bozmuş durumda çünkü yaşadığı devleti osmanlı, bulunduğumuz sınırları sevr olarak görüyor ve bu sevr içinde kendini halan daha mutlu görüyor onu bir parça da olsa gerçek düşünmeye davet ediyor ve abdülhamitin yerinde kedi gibi bir acizlikle sevr karşısında hiç bir dyatmada bulunmayarak antlaşmayı imzalayacak durumdayken atatürkün en önemli özelliklerinden sadece biri olan kurtarıcılık özelliği bir anda beliriveriyor ve o keskin zekasıyla meclisi kurup bir bakımdanda abdülhamiti süt dökmüş kedilikten kurtarıyor bu demek oluyor ki abdulhamitin onuruda kurtulmuş oluyor. söylenecek daha çok söz var bunlardan en kısası ise mustafa armağanın daha çok tarih kitabı okuyacağı ve özellikle atatürk inkılapları atatürkün özellikleri atatürkün liderlik vasıfları ve atatürkle ilgili her şey monarşiyi benimseyen bir yazar olan mustafa armağanı ben demokrasiye ve cumhuriyete davet ediyorum.

Görüş belirtin!

Aşağıdaki form ile bu eleştiri hakkındaki görüşlerinizi belirtebilir ya da kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz. Ayrıca yorumlara RSS ile abone olabilirsiniz.

Yaptığınız görüşün sadece sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın.

Görüş bildirirken şu etiketlerden faydalanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>