Ana Sayfa » Featured, Kitap ve Yazın

Cennetin Doğusu’ndan Uykuların Doğusu’na

7 Aralık 2008 Görüş Yok Eleştİrmen: Hulki Can

Ama, dedim. bunlar benim dayımın sözleri.

Hayır, bunlar dayının sözleri değil,

dayının ağzından gelip geçen

hayatın sözleri

Uykuların Doğusu, H. Ali Toptaş

John Steinbeck’in beyaz perdeye  aktarılmış olan “Cennetin Doğusu” (East of Eden) romanından sonra Hasan Ali Toptaş’ın “Uykuların Doğusu” [1] bende öncelikle, yine taklit maklit mi söz konusu gibi, önyargılı bir kuruntunun doğmasına yol açtı söz gelimi…  “Cennetin Doğusu” Kaliforniyalı birkaç çiftçi ailesinin yaşamlarını anlatırken Kutsal Kitap’taki  yeryüzü cenneti Aden bahçesine, Habil ile Kabil’e gönderme yaparak iyi ile kötünün bitmez tükenmez kavgasını  irdeler.

 Oysa “Uykuların Doğusu”  anılar ve özgeçmişle yoğrulmuş, bambaşka bir çizgide,  baştan sona gerçeküstü öğelerle harmanlanmış, büyüleyici bir masalsı roman.  Klasik roman tanımına da pek giriyor diyemeyiz. Bir masal roman, veya masalsı bir süit. Yine de çok daha ilginç isimler bulmak varken neden yazarın “Uykuların Doğusu”nda karar kıldığını anlamış değilim.

 Birbirine ardışık masalsı öykülerden oluşan roman radyoevinde çalışan, ona buna yaltaklanmaktan zamanla arkasında koca bir kuyruğu oluşan bir adamın öyküsüyle başlıyor. Bu adamın “acayip bir yaratığa”, bir süre sonra “paspal bir köpeğe” benzemesi, Prof. Yıldız Ecevit’in yorumuyla, ilk bakışta Kafka’yı andırır gibi olsa da, yine de Toptaş’ı palas pandıras Kafka’ya benzetmeye kalkışmak pek doğru olmaz derim.

 Çek asıllı, ama yapıtlarını Alman diliyle yazan Franz Kafka’nın “Başkalaşım” (Die Verwandlung) öyküsündeki “Gregor Samsa” bir sabah uyandığında kendisini tam anlamıyla dev bir haşarat (dev bir böcek veya hamamböceği) olarak yatağında sırtüstü yatarken bulur. Oysa,  “Uykuların Doğusu”ndaki adam ise yavaş yavaş köpeğe “benzemeye” başlar: Sesi “köpek hırıltısına” benzedikten sonra bir gün ceketinin yırtmacından fırlayan kuyruğu da görünür, ama hiçbir zaman bir “başkalaşım” geçirerek tam anlamıyla bir köpeğe dönüşmez.

 Tabi bu arada “Die Verwandlung” u  Almanca’dan Türkçe’ye “Değişim” veya “Dönüşüm” olarak çevirenlerin  alla turca bir yanlış yaptıklarını da hemen belirteyim. Bu kitap Fransızca’ya “La Métamorphose”, İngilizce’ye  “ The Metamorphosis” olarak çevrilirken, bizimkilerin, dilimizde bu sözcüklerin bire bir karşılığı olan  “başkalaşım” dururken “değişim” veya “dönüşüm”ü tercih etmelerindeki derin  anlamı ve bilgeliği doğrusu anlamış değilim.  Nasıl desem, bu cüret, yetki ve hakkı nereden, kimden, nasıl alıyorlar onu da bilemiyorum. Eğer “Die Verwandlung” böyle “mealen” şallak mallak çevrildiyse, içerik nasıl çevrilmiştir acaba? Bunlar Hilmi Yavuz’un çeviri eserler hakkında yazdıklarını da mı okumazlar?

 Başkalaşım (metamorfoz) biyolojik bir süreç olup bir yaratığın bambaşka bir şekle, bambaşka bir yaratık haline dönüşmesidir. Örneğin, ipekböceği tırtılının koza örüp bir süre sonra buradan bir kelebek halinde çıkması gibi, veya, “Sinek” filminde sinek olan adam gibi. Enkarnasyon/reenkarnasyon (beden alma/ başka bir bedenle dirilme) gibi büyüsel, doğaüstü kökten dönüşümler de bu kapsamda değerlendirilebilir. Yabancı filmlerin isimlerini Türk halkının anlayacağı şekilde çevirmek huyundan tam kurtuluyoruz derken bu kez başka bir çeviri vartası yazın dünyasında karşımıza çıkıyor!

 İşte sonunda Kafka’nın “böcek adamı” ile örtüştürülmeye çalışılan Toptaş’ın “kuyruklu adamı” eve kapanır, kimseyle konuşmaz. Dilini çözmek için hacılar, hocalar gelir ama nafile. Adamcağız sonunda evden kaçar, aylarca sağda sola gezinir. Ancak,  hemen belirteyim ki bu kuyruklu adam öykünün sadece kahramanlarından biri. Böcek Gregor gibi başkahraman değil. Üstelik Kafka’nın öyküsü salt bu hamamböceğine dönüşen kişinin etrafında geçerken  Toptaş’ın romanı bin bir değişik kişinin anlatıldığı çok daha karmaşık bir kurgu sergiler.

 Masalımsı bir dünya

Sanırım “Uykuların Doğusu” Toptaş’ın  özyaşam öyküsünden enstantaneler de sunuyor, ve, yazar çok sevdiği Cebrail isimli dedesi ile  dayısının, babasının yaşamlarını da anlatıyor. Kitabın ilgi çekici yerlerinden biri  14.cü bölümde  cehennem gibi bir uçurumun dibinde olan bir fabrikayla ilgili. 

 Söylentilere göre bu fabrikada hem insanların aklını yavaş çalıştırmak, hem de gelecek nesilleri bön bön bakan salak bir kalabalığa dönüştürmek için belli aralıklarla havaya salınmakta olan bir çeşit gaz; ya da,  insanın aklını daha hızlı çalıştırsın memleketi daha iyi yönetsinler diye bir çok devlet görevlisi için özel “kırmızı haplar”; ya da, insanın şansını açan  “mucizevi bir sakız” üretilmektedir. Belki de bu fabrika her yöremizde mevcut, ya da, her yeni açılan tesisin yanına böyle bir fabrika yapılması için gizli bir emir de verilmiş olabilir!

 Hokkabazlar, sel suları, garip mezarlıklar, horoz dedeler, sessizlikler, adı sanı bilinmedik kuşlar, sıçrayıp ayın omuzlarına çıkan çatal dilli yılanlar, ağızlarından ovalar dolusu ateş püskürten  dağ büyüklüğündeki ejderhalar,  gölgeleri şehirleri kaplayan devasa testiler ve tıpkı insan gibi hıçkıra hıçkıra ta dünyanın öteki ucundan yuvarlanıp gelen kum taneleri ve benzer gerçeküstü imgelerle dolu  büyüleyici  anlatımıyla Miguel Angel Asturias’ın “Guatemala Efsaneleri” ni çağrıştıran romanda,  Jheronimus Bosch’un  fantastik tablolarını andıran, masalımsı bir dünya da gözler önüne seriliyor. Böyle bir dünyada rüzgar bile çok tuhaftır:

 “İşte o zaman ok vızıltısına benzeyen oldukça yaşlı ve insafsız bir rüzgâr da gelir, ortalıkta yavaş yavaş gezinmeye başlardı. Sırıklara bağlanmış sivri uçlu taşların ağırlığı da olurdu bu rüzgârın içinde. Acı ıslıklar eşliğinde gidip aniden vahşi hayvanların  dalgınlığına saplanan mızrakların uzunluğu da olurdu sonra; ormanların uçsuz bucaksız karanlığı, göğe doğru yükselen kıvrak dişli ateşlerin sıcaklığı ve ıssız bir zamanın insana çok uzaklardaymış gibi gözüken, etrafı korkunç böğürtülerle çevrili, dillere destan genişliği de olurdu.”

 Bu masalsı romanda “hikayenin içinde yaşayana insanlar” ile “hikayenin dışında yaşayan insanlar” sürekli birbirine karışıyor. Çizgi film kahramanı Woody Wood Pecker’in duvarda asılı bir tablonun içine atlayıp kaçması gibi yazar da öykünün içine atlayıp uzaklara kaçma eğilimdedir.

 Steinbeck’in “Cennetin Doğusu” Kaliforniya veya bir kaçış yeridir, peki bu “Uykuların Doğusu” neresidir? Kutsal Kitap’ta  söz edilen “cennetin doğusu” ile kastedilen yer Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdükten sonra ceza olarak sürgüne gittiği Nod ülkesidir (Tevrat,Yaratılış 4:16).   Yani yeryüzündeki cennetin dışında kalan bir “kaçış” yeridir. Nod sözcüğü “aylak, avare, sürgün” anlamlarına gelir.   O halde, “Uykuların Doğusu” ile “uykuların dışında kalan” simgesel  bir kaçış yeri mi kastediliyor? Olabilir.

 Uyku hakkındaki düşünceler 7.ci bölümün sonlarına doğru ele alınmış. Toptaş küçük bir çocuk iken uyuyup kalırsa dünyanın birden duracağına inandığından korkudan uyuyamaz. Bu yüzden babasının hediyesi küçük radyosunu sabaha kadar açık tutar. “Al yanaklı şarkılarla, bol dumanlı türkülerin” içine gömülerek  uyur. İnsanın gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda olduğuna inanır. İnsan sınırlarını algılayamadığı kocaman bir uykunun içinde uyuyup uyanmaktadır.

 Kişiler

Roman başkahraman yazarın ağzından birinci tekil şahıs kipinde  anlatılıyor. Öne çıkan kişiler yazar/anlatıcı, Haydar, badem bıyıklı adam, yazarın dedesi Cebrail, yazarın dayısı, isimsiz adamlar.. Fakat genelde kimselerin isimleri, soyadları, kimlikleri tam anlamıyla belirgin değil.  Bu kişilerden bazıları da kendi bildikleri öyküleri birbirlerine monolog şeklinde anlatıyorlar.

 Bir hayli saldırgan görüntü veren ismi cismi belli olmayan anlatıcılardan biri, yaramazlık eden çocukları ve koyun ruhlu insanları fırsat buldukça özel bir sopayla dövme eğilimindedir. Kızılcık sopası gibi ünlü ve ismi “haziran sopası” olan bu özel sopanın İslam cehenneminde yetişen zakkum ağacından yapıldığına inanılmaktadır.  Tıpkı cehennem gibi gece gündüz yanan bu sopa “aklı içine alıp, aklın dışında kalan” bir şeydir.

 Bu öfkeli anlatıcı,   küçüklere meydan dayağı çektikten sonra hiçbir tepki vermeden koyun gibi   bakmaya devam eden  “ciğeri beş para etmez” büyükleri de “kahrolası hımbıllar, kahrolası hımbıllar” diye bağırarak sopadan geçirir. Vurdukça onların gövdesinde sürüp giden hayatın uyuşukluğuna da vuruyormuş gibi olur. Ama tüm bu ağır dayaklar ve hatta falakaya rağmen büyükler, yani, “hayatı okumasını bilmeyen” o koyun ruhlu insanlar gene bir köşeye çekilip gözlerini diker ve olup bitenlere sinir bozucu bir şekilde gene öylece aval aval bakmaya devam ederlermiş: 

 Taşlar gibi bakarlardı tıpkı. (…) Onların nasıl baktıklarına  bakınca, derhal uykusu gelirdi sanki insanın; durduk yerde toprağa yatıp ölesi, durduk yerde çıldırası, ya da ne bileyim, bir şeyleri kırıp dökerek birilerini öldüresi gelirdi” diyerek Toptaş insanımızın geleneksel bön bakışını, tepki vermedeki zayıflığını, duyarsızlığını betimlemeye çalışır.

 Derken tüm bu dayak kötekten sonra  çıtır çıtır kıvılcımlar saçan bir takım derviş kılıklı adamların ortaya çıkması, bu adamların  koyun ruhlu insanları korumak için sopaların önünde bir perde oluşturması, anlamlı, simgesel bildirimler içeriyor. Ancak, bu adamlar dayak yedikçe daha çok ışık saçmaya, ışıklar da insanların kalbine girmeye başladıkça “bu ışık adam denen puştların” yok edilmesi için emir verilir.

 Anlatıcılardan biri olan yazarın dayısı kötü bir hastalık sonucu kol ve bacakları doktorlar tarafından birer birer kesilen ve sonunda bir ağaç kütüğü gibi salt bir kalıp gövde halinde, yaşayamaya çalışan bir adam. Toptaş’a “Hasanım Ali” diye hitap eden dayısı, uğradığı psikolojik yıkım ve çektiği korkunç acılara rağmen, yaşamı anlamlı kılmanın başlıca yollarından birinin öykü anlatma sanatı olduğunu vurgular. Dayısına göre aslında “zihin denen fahişe”  bir hikaye anlatıcısıdır.

 Bir şekerci dükkanı işleten Cebrail dedesi ise bir gün işi gücü bırakıp delice bir tutkuyla  bulanık su arayan bir kuşun peşine düşer. Bu öyle garip bir kuştur ki bulanık su bulamadığı zaman berrak suları gagasıyla bulandırmaktadır. Hermann Hesse’nin “Sidharta”sı gibi asla aramaktan vazgeçmeyen dede sonunda delirir, bir kuş gibi çırpına çırpına yatağında ölür. Şimdi bu durumda Toptaş’ı hemen Hesse’ye mi benzetelim yani?

 Öykü, masal ile gerçek dünya arasında gidip gelirken,  tıpkı bir su, bir ışık, ya da bir hayalet gibi şaşılası bir hızla akıveren, bazan ıssız bir su kabarcığına, bazan derinliği hayal edilemeyen geniş bir uykuya , bazan  belleklerden taşmış bir rüyaya, bazan da bakışlar arasında gezinen bir boşluğa, ya da, henüz kimseciklerin tadamadığı, oldukça uzak ve acayip bir sarhoşluğa benzetilen “Haydar”,  yazarın gerçek dünya ile iletişim kurma anında ortaya çıkan, gerçek mi yoksa düş mü olduğu belirsiz bir simge, veya, yazarın anıları ile geçmişini taşıyan “bellek”  konumunda.

 Toptaş, Haydar’ı “Bin Hüzünlü Haz” adlı öyküsünde yokluğuyla var olan Alaaddin’e benzetir. Pamela Travers’in “Marry Poppins”i gibi çatıların, bacaların üstünde dolaşan, ayakları üzerinde yaylanan, bulutların içinden süzülüp geçen, kentin üzerinde uçan “Haydar”, bir bakıma  İskoç yazar James Mathew Barrie’nin “Peter Pan”ına da benzemektedir.

 Romanın yapısı

19 bölümden oluşan roman başsız, yarım bir tümceyle başlıyor. Ancak, tümcenin  başının romanın en son satırında olduğunu kuşkucu okur hemen fark ediyor. Peki gerçekte romanın başı nerede? Romanın başı  17 ya da 18.ci bölümlerde olmalı. Belki de 19.cu bölümden başlıyor. Gerçekten de romanın nerede başlayıp nerede bittiği belli değil. Bir devridaim makinesi gibi kendini özdevingen olarak kuran ve kurgulayan bir yapıt.

 Ama, bu bir fasit daire, kısır döngü değil. Zaten, Toptaş da romanın ilk sayfasında öykünün hangi cümleden  nereden başlayacağını bilemediğinden dem vurmaktadır.  12.ci bölüme gelindiğinde bile yazar hala yazdığı öykünün neresinde olduğunu bilmez bir haldedir. Önemli olan öykünün sonsuz gibi görünmesidir; şöyle der: “Bir hikaye sonsuzmuş gibi göründüğünde kendine ulaşmış demektir”.

 Gerçekten de romandaki yapı merdiven gibi, sonsuzluğa doğru, basamak basamak, üst üste, yükseliyor. Anlatı nereye gideceği belli olmayan avare bir yel gibi  fırıldanıyor. Romanda belli bir plan, düzen yok. Bir önceki sözcük bir sonrakini, bir önceki tümce bir sonraki tümceyi doğuruyor. Bir meddah anlatısında olduğu gibi öykü birbiri arkasına ardışık çağırışımlar zinciri ile gelişiyor, büyüyor, sürükleniyor, sürüklüyor; romanın oynak ve çokgen belkemiği bu şekilde oluşuyor:

  “Sonra, birden bire, gene dayımın tek katlı evi geldi aklıma. Ev gelince, bahçe, bahçe gelince ot hışırtıları, ot hışırtıları gelince çocuklar, çocuklar gelince toz bulutları da geldi”  tümcesinde olduğu gibi. Veya, “…ne yapacağını bilememiş açıkçası. Bilemeyince de (…) aylarca beklemiş o köşede. Bekledikçe, (…) birdenbire eve kapanmış. Kapanınca da…” tümceleri ek örnekler olarak verilebilir.

 Hayal gücü ve dil

Tabi tüm bu üst üste alt alta geçmiş öyküler karnavalında   yazarın o ele avuca sığmayan, sınır tanımayan, insanı sersemleten, hayrete düşüren, hayal gücünün egemenliğini, görkemini görüyoruz. Bu inanılmaz  imgelem, cıva benzeri şekilden şekle,  bukalemun benzeri renkten renge giriyor. Tasvirler, betimler, benzetmeler yazarın düş gücüyle bir büyücünün değneğinden saçılan tılsımlar gibi göz kamaştırıyor. Gerçeküstü öğeler, masal ve meddah anlatım biçemiyle  anlatılıyor. Bu imgelem bazan azgın ve yabanıl bir boğa gibi sağa sola saldırıyor, denetlenemiyor, estetize edilemiyor. Bu bazan hırçın, öfkeli, kaba bir hayal gücü. Genelde hayal gücü pek kıt olan insanlarımız içinden böyle bir yazarın çıkması gerçekten benim için çok şaşırtıcı oldu.   Toptaş sanki öykünün sona ermesini istemiyor. Öykünün sona ermesi yaşamın sona ermesi gibi bir şey çünkü:  öykülerin son cümlesinden sonra başlayan o büyük sessizliklerden korkuyor yazar.

 Masal ve günlük yaşamdaki halk deyimleri “iğne atsan yere düşmez, palas pandıras, höyküre höyküre, paldır küldür”,  ve meddah anlatımlarında sıkça ve soluklanmak için kullanılan “efendime söyleyeyim, sözgelimi, nasıl desem”  terimleri, tekerlemeleri sıkça karşımız çıkıyor. Böylece yazar vakit kazanıyor,  güç topluyor. Bir yandan da yazar-okur birbirine kaynaşıyor. 

 Ancak, yeni Türkçe sözcük kullanımı özensiz: “insafsız, hayâsızca, haysiyet, mecalsiz, tehditkâr, hamle,  meram, haşmet, şemail, şiraze, mücadele, hâkim, hengâme, heveskâr, kasvetli, mekân, sevkıyat” gibi bir çok eski sözcük kullanılmış. Diğer taraftan “boklu kuyruklar… bu yaşta sıçtığım boklar… sıçtıkları zaman bokların melekler tarafından kaldırılıp kaldırılmadığı… götü boklu” gibi argo ifadeler çok gereksiz ve biraz da çirkin kaçmış.  “Bok” sözcüğünü kullandıktan bir iki sayfa sonra “taze sığır pisliği”nden söz etmek de tutarsızlık. Çağdaş Türk aydınları ve romancılarındaki bu argo kullanma eğilimini bir çeşit psişik boşalma (catharsis), entelektüel arınma olarak mı yorumlamalı ?

 Eserde ufak tefek dilbilgisi hataları ve sözel tutarsızlıklar göze çarpıyor. 7.ci bölümde “metalik” yerine “madeni, madensel” denebilir. Yine bu bölümde Fransızca’dan gelme “külot” yerine “don” denebilir. 9.cu bölümün sonunda  yolcuların sandallara binip “şehre doğru uzaklaşmaya” başlamaları yerine “şehre doğru yola çıkmaya” başlamaları demek daha doğru olabilirdi. Nitekim 10.cu bölüm başında bu ifadeyi yazar düzeltilir: dedesi şehre doğru yeniden yola çıkacaktır.

 Genelde Türk yazarlarda sıkça görülen klasik ve kronik anlam kaymaları, tıkanmalar, konfüzyon, karışıklık, cümle düşüklükleri yok. Tümce yapıları sağlam,  anlam kayması, dilbilgisi hataları yok denecek kadar az. Türkçe uzun cümle kaldırmaz iddiasını çürütmek istercesine Toptaş bir çok yerde bir paragraf kadar süren uzun tümceleri inatla kullanmış. Tümcenin sonuna vardığımızda yapının hala dimdik ayakta durduğunu görüyoruz:

 “Cıvıl cıvıl kaynayan kuş pazarlarının ipler, kafesler, aynalar ve peş peşe anlatılan çeşitli hikayelerle derinleşen kalabalığında, ağzından burnundan içki kokuları fışkıran sarhoşlar gibi birdenbire yalpalayıp yere yüzü koyun düştüğü olmuş dedemin bu yüzden;  kuş adlarına bakmak için gittikleri o basık tavanlı daracık sahaflarda irkildiği, okul ödevlerinin telaşına düşmüş birkaç öğrencinin dışında  kimseciklerin girip çıkmadığı donuk yüzlü kütüphanelerde ve kitapçılarda afalladığı, arada bir uğradıkları yemcilerde ve baharatçılarda usulca sendelediği, kuşçu dükkanlarında ürktüğü, ya da, vapurlarda, banliyö trenlerinde,  tramvaylarda, otobüslerde ve şehrin değişik semtlerindeki kahvelerde yapılan her biri birbirinden arsız eşek şakalarının sonunda, bir köşeye çekilip oyuncağını yitirmiş çocuklar gibi hüngür hüngür ağladığı olmuş.”

 Yine de yazarla anlatıcı aynı kişi olduğundan ve “dedem” dediğinden, yukarıdaki paragrafta  “gittikleri” yerine “gittiğimiz” denmesi daha doğru olacaktı sanırım. 

 Hasan Ali Toptaş, Nietzsche’nin Alman dilini yetkinleştirmeye çalıştığı gibi Türkçe’yi yetkinleştirmeye çalışmıyor. Böyle bir çabası yok. Halbuki olmalı derim. Sadece  halk diline yönelmek yetmez. Türkçe’nin yetkinleştirilmeye, mükemmelleştirilmeye gereksinimi vardır. Yazarlarımız ulusal dil ve edebiyatımızın güçlenmesine, gelişmesine katkıda bulunmalıdırlar. Temiz Türkçe ve Türkçe dilbilgisi kuralları bu şekilde pekiştirilecektir. Bunu da yazarlar, aydınlar yapacaktır.

 Agoraphobia

Sigmund Freud,  agorafobi (agora:  pazar yeri, phobus:  korku) terimini kalabalığın  bulunduğu mekanlarda bulunmaktan korkan hastalar için kullanmıştır. Freud bunu libido dürtülerinin bastırılmasıyla da ilişkilendirir. Kalabalığa karışma düşüncesinden kaynaklanan dehşet verici bir boğuntu ve boğulma korkusu duyan agorafobik kişiler, insanların doluştuğu, mahşer gibi fıkır fıkır kaynadığı  ortamlardan  uzak kalmayı, oralara gitmemeyi tercih ederler.

 Örneğin, bu tip  yerler arasında alışveriş yerleri, pazarlar, işlek caddeler, kalabalık mağazalar, kapalı mekanlar, tünel, köprü ve yükseklikler, stadyumlar, otobüs ve uçaklar da vardır.  Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan” öyküsündeki kendini okumaya vermiş, kent merkezinden uzakta, çiftliğinde yaşayan Muhsin Çelebi, “merdümgiriz” (insandan kaçan) olduğu gibi bir yerde agorafobiktir de. Agorafobikler insandan nefret etmez:  korkarlar.

 Aynı şekilde, benzer semptomu “Uykuların Doğusu”nda çocukları ve büyükleri sopadan geçiren,  pek insancıl olduğunu söyleyemeyeceğimiz -ama böyle davranmasının nedenini insanların insancıl olmamasına bağlayabileceğimiz- anlatıcı kahramanımızda  da gözlemleyebiliyoruz.

 Kahramanımız, “onlar” diye söz ettiği insanların yaptığı her şeyde bir sahtekarlık görmekte,  gülümsemelerin bile aslında o an için anlaşılmayan başka bir türlü kötülük olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle, evden dışarı adım atmaz, odasına kapanarak, Marcel Aymé’nin bilgiç öküzleri gibi, kendisini kitaplara verip, dünyayı ve insanları unutabilmek için bir kitaptan ötekine soluk soluğa koşturup durur.

 18. ci bölüm başlarında yazar, Haydar’a yaptığı itirafında, her şeyden, insanların büyük kötülüklere yol açan iyilik anlayışlarından,  kendini çocukların varlığında yenileyen yaşamın acımasızlığından, bu acımasızlığın üstünü örten masumiyetin derinliğinden, canlı olmanın aczinden,  sokaklardan ve insanların içinde uğuldayıp duran çok ağızlı  kuyuların karanlığından,  uykulardan  korktuğunu belirtir. 

 Bu agorafobik sendromun etkisiyle yazar Haydar’dan da korkmaktadır. Bunun nedeni de Haydar’ın öyküler hakkında her şeyi aklında tutması ve ikide bir ona hatırlatmasıdır. Çocuklara karşı da  bir korku duyması çocukken akranlarından yediği dayaklardan kaynaklanıyor olabilir.

 Romanda yazılanlara göre anlatıcının yaşamı da pek iftihar edilecek bir yaşam değil utanç duyulacak bir yaşamdır. Ancak, Toptaş bunun neden böyle olduğu açıklanmıyor. Bu bir yerde başkalarına olduğu kadar kendisine de çok acımasızca davrandığı şeklinde yorumlanabilir. Anlatıcı kendisiyle barışık değil. Hatta öldükten sonra yaşam yakasına yapışıp hesap soracak mı acaba diye korkmaktadır da:

 “Yani, hayat tamamlanınca, artık ben tamamlandım diye gelip adamın karşına dikilir mi? (…) Belki de, kimilerin zebani dediği şey bizim tamamlanmış hayatımızdır.”  der. 

 Oysa, yaşam asla tamamlanamayan bir süreçtir. Yaşam hep yarım kalır. Hep eksiktir. Hayat, sevgi, aşk, hayaller hep yarıda kalır. Bitmemiş, bitirilemeyen, sekteye uğramış, yarım kalmış bir senfonidir yaşam. İnsanın kendisiyle barışık olmaması da geçici bir süreçtir. Kendisiyle barışık olmayan başkalarıyla da olamaz; kendini sevmeyen, kimseyi sevemez.  Erich Maria Remarque’ın emrini anımsayalım: “İnsanları Seveceksin”

 Gerçeküstüne kaçış

Çağdaş Türk yazarlarını fantastik/gerçeküstü anlatıma yönelten, iten, nedenler nelerdir?  Düşünce özgürlüğüne yapılan anlamsız baskılar mı? Arabesk ve dinsel kuşatma mı? Gerçek yaşamdan kaçış mı? Yoksa gündelik yaşamdaki sığlıkların, çirkinliklerin, insanı bezdiren kısır, kronik siyasal çekişmelerin, incir çekirdeğini doldurmayan inatlaşmaların, devrimden bu yana bir arpa boyu yol gidememiş olmamızın verdiği yorgunluk, mutsuzluk, bıkkınlık mı? Ya da, yazarın belirtildiği gibi insan denen yaratığın akıl almaz labirentler, ürkütücü dehlizler, karanlık kuyular ve birbirine açılan meçhul genişliklerle dolu ruhunda, hayatını masala dönüştürmek gibi tuhaf bir eğilimi olması mı?

 Hepsi ya da hiçbiri. Ancak, bu yönelim ya da eğilim geri kalmış doğu/İslam toplumlarında çok ender görülen bir şey. “Uykuların Doğusu”nun en önemli özelliği bu: Yazar hayal gücüne hiçbir sınır tanımıyor: Yaratıcı zekanın tüm kıvılcımları, pırıltıları bu gerçeküstü, rengarenk romanda görülüyor.  Çok değerli ve dünya çapında bir Türk romancısı ile karşı karşıyayız sanırım. Bugüne kadar nerede gizleniyordun  Toptaş? Bu okuduğum ilk yapıtı. Hasan Ali Toptaş Türk romanına yeni bir güç, yeni bir nefes, yeni bir erke getiriyor.

  “Uykuların Doğusu” ölüm korkusundan, acılardan, insanın acımasızlığından, dünyada yaşamanın, varolmanın korkusundan rüyaların, masalların, hayallerin, uykuların cennetine kaçış… Bu bir türlü bitmeyen, bitmesini istemediğim, masal romanı nereden okumaya başlarsam başlayayım, hangi yöne gidersem gideyim, yerküre veya uzayda gider gibi yine tekrar dönüp dolaşıp başladığım noktaya gelirken, fırıl fırıl dönen atlıkarıncaya, dönmedolaba, ya da,  bugi-bugiye binmek gibi çocuksu bir heyecan duymamı engelleyemedim söz gelimi.

 


[1] Uykuların  Doğusu, Hasan Ali Toptaş, Doğan Kitap, 1.ci baskı, Eylül 2005, İstanbul.

Görüş belirtin!

Aşağıdaki form ile bu eleştiri hakkındaki görüşlerinizi belirtebilir ya da kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz. Ayrıca yorumlara RSS ile abone olabilirsiniz.

Yaptığınız görüşün sadece sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın.

Görüş bildirirken şu etiketlerden faydalanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>