<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>
<channel>
	<title>Cart Curt Dili Anabilim Dalı ve Edebiyatı ! yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/</link>
	<description>yaşama dair eleştiriler...</description>
	<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 04:45:59 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.3</generator>
		<item>
		<title>aozkan tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-1330</link>
		<dc:creator>aozkan</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2009 20:57:01 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-1330</guid>
		<description>öncelikle eleştirirken yapıcı olalım lütfen... amaç karşı tarafı çürütüp zafer kazanmak değil fikir jimnastiği yaparak olaylara farklı bakış açılarını yakalayarak bakmak. kırıcı değil yapıcı... ingilizlerin dediği gibi "i agree with you but..."

ben meseleyi daha çok özgürlükler anlamında değerlendiriyorum...
açıkçası görüş yazan arkadaşlar kadar detaylı bilgi sahip değilim. imrendim valla size:) eğer bir grup insan, varsayalım kendince bir dil oluşturmuş ve bunu okuyup okutmak istiyor... ve bu taleplerini (kabul edersiniz veya etmezsiniz) siyasi bir örgütlenme içinde iletiyorlar... devlet yıllarca sert yüzünü göstermiş ve böyle talepler çıkmış ortaya ya da başka sebeplerden dolayı... bu taleplerine evet demekten daha kucaklayıcı ne olabilir... evet demesek bile hayır demenin de bir uslubu vardır diye düşünüyorum... (yanlış anlaşılmasın izin verilmelidir ya da verilmemelidir demiyorum)kavgayla çözüyoruz sorunlarımızı... yıllardır terörü savaşarak çözeceğimizi zannetmemiz bu zihniyetten kaynaklanmıyor mu? sağcı ile solcunun fikirlerinden dolayı birbirine girmesi aynı ülke için çalışan insanların birbirini tehdit olarak görmesi bundan dolayı değil mi? yasaklarla nereye varabiliriz... devlet biz de insan hayatına çok fazla müdahil oluyor bence... otoriter zihniyet hakim... bence daha kucaklayıcı olmalı... sorun sadece güneydoğu da değil ki her yerde var... 
konuşarak çözülür ama çürütmek için dinlemek değil , katkı yapmak için dinleyip konuşmak... birbirimize güvenelim yeter ki fikirlerinden dolayı tehdit görmeyelim birbirimizi...
Victor Hugo nun dediği gibi "zamanı gelen bir fikrin gücüne karşı koyulamaz." eğer yanlış bir şey varsa düzeltilir yerine doğrusu konur...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>öncelikle eleştirirken yapıcı olalım lütfen&#8230; amaç karşı tarafı çürütüp zafer kazanmak değil fikir jimnastiği yaparak olaylara farklı bakış açılarını yakalayarak bakmak. kırıcı değil yapıcı&#8230; ingilizlerin dediği gibi &#8220;i agree with you but&#8230;&#8221;</p>
<p>ben meseleyi daha çok özgürlükler anlamında değerlendiriyorum&#8230;<br />
açıkçası görüş yazan arkadaşlar kadar detaylı bilgi sahip değilim. imrendim valla size:) eğer bir grup insan, varsayalım kendince bir dil oluşturmuş ve bunu okuyup okutmak istiyor&#8230; ve bu taleplerini (kabul edersiniz veya etmezsiniz) siyasi bir örgütlenme içinde iletiyorlar&#8230; devlet yıllarca sert yüzünü göstermiş ve böyle talepler çıkmış ortaya ya da başka sebeplerden dolayı&#8230; bu taleplerine evet demekten daha kucaklayıcı ne olabilir&#8230; evet demesek bile hayır demenin de bir uslubu vardır diye düşünüyorum&#8230; (yanlış anlaşılmasın izin verilmelidir ya da verilmemelidir demiyorum)kavgayla çözüyoruz sorunlarımızı&#8230; yıllardır terörü savaşarak çözeceğimizi zannetmemiz bu zihniyetten kaynaklanmıyor mu? sağcı ile solcunun fikirlerinden dolayı birbirine girmesi aynı ülke için çalışan insanların birbirini tehdit olarak görmesi bundan dolayı değil mi? yasaklarla nereye varabiliriz&#8230; devlet biz de insan hayatına çok fazla müdahil oluyor bence&#8230; otoriter zihniyet hakim&#8230; bence daha kucaklayıcı olmalı&#8230; sorun sadece güneydoğu da değil ki her yerde var&#8230;<br />
konuşarak çözülür ama çürütmek için dinlemek değil , katkı yapmak için dinleyip konuşmak&#8230; birbirimize güvenelim yeter ki fikirlerinden dolayı tehdit görmeyelim birbirimizi&#8230;<br />
Victor Hugo nun dediği gibi &#8220;zamanı gelen bir fikrin gücüne karşı koyulamaz.&#8221; eğer yanlış bir şey varsa düzeltilir yerine doğrusu konur&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ilker degirmenci tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-1314</link>
		<dc:creator>ilker degirmenci</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Aug 2009 21:53:25 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-1314</guid>
		<description>bide şunu diyim dil denilen şey değişkendir bundan  binyıl önce konuşulan türkçeyi anlayabilecekmiydiniz daha gerilere gidin 10 000 yıl önce acaba türkçe varmıydı türk varmıydı 20 000 yıl önce neyce konuşuyordu senin büyük deden ya bu yüzden kavga olurmu ya. bırakın kim ne konuşursa konuşsun. adı üstünde anadil adamın annesinin konuştuğu dil siter kürtçe ister ermenice ister cartca ister curtça anadiliyse cartça konuşsun ne oluyorki yani.. kime ne zararı var...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>bide şunu diyim dil denilen şey değişkendir bundan  binyıl önce konuşulan türkçeyi anlayabilecekmiydiniz daha gerilere gidin 10 000 yıl önce acaba türkçe varmıydı türk varmıydı 20 000 yıl önce neyce konuşuyordu senin büyük deden ya bu yüzden kavga olurmu ya. bırakın kim ne konuşursa konuşsun. adı üstünde anadil adamın annesinin konuştuğu dil siter kürtçe ister ermenice ister cartca ister curtça anadiliyse cartça konuşsun ne oluyorki yani.. kime ne zararı var&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>ilker degirmenci tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-1313</link>
		<dc:creator>ilker degirmenci</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Aug 2009 21:46:42 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-1313</guid>
		<description>Bu yazıları yazan arkdaşların etimolog yada filolog olduğunu zannetmiyorum. Bir iki kitap bir kaç alıntı yaparak. google dan filan. bu ne saygısızlık ya. bırakında bu mevzuları dil bilginleri ve antropologlar tartışsın. sümerlerde 1960 lara kadar Türktü. yani kürtler iran dilini konuşur diyorsunuz. ne biliyorsunuz. belki iranlılar kürtçe konuşuyordur. Kızıldereliler türktür diyorsunuz ne biliyorsunuz belki türkler kızıl derelidir. bırakalım bu mevzuları bu bilimin bilim adamları konuşsun. Bide o tabletlerden bahseden arkadaş kürtçe tablet yok diyor sonra kürtçe iran dilidir diyor demek ki iran dilinde tablet yok,,, ama var iran tabletleri  buda mantık hatası ben dil uzmanı değilim ama mantık hatası var... neyse herkes bildiği ölçüde konuşsun bilim adamlarına saygısızlık yapmayın.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıları yazan arkdaşların etimolog yada filolog olduğunu zannetmiyorum. Bir iki kitap bir kaç alıntı yaparak. google dan filan. bu ne saygısızlık ya. bırakında bu mevzuları dil bilginleri ve antropologlar tartışsın. sümerlerde 1960 lara kadar Türktü. yani kürtler iran dilini konuşur diyorsunuz. ne biliyorsunuz. belki iranlılar kürtçe konuşuyordur. Kızıldereliler türktür diyorsunuz ne biliyorsunuz belki türkler kızıl derelidir. bırakalım bu mevzuları bu bilimin bilim adamları konuşsun. Bide o tabletlerden bahseden arkadaş kürtçe tablet yok diyor sonra kürtçe iran dilidir diyor demek ki iran dilinde tablet yok,,, ama var iran tabletleri  buda mantık hatası ben dil uzmanı değilim ama mantık hatası var&#8230; neyse herkes bildiği ölçüde konuşsun bilim adamlarına saygısızlık yapmayın.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>yılmaz tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-1285</link>
		<dc:creator>yılmaz</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Aug 2009 09:35:11 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-1285</guid>
		<description>Eğer Kürtlere şu ya da bu sebepten hakaret etmeyi hak gören varsa, aşağılayan varsa, ben şunu söyleyeyim, biz Türkler kılıç zoruyla silah zoruyla din değiştirdik. Demek ki türklerde zoru görünce hemen inancını değiştirecek kadar X bir millet öyle mi?


sadece mekkedeki insanları müslüman yapabilmek için 3 kere savaşılmış. din değiştirmek parti yada takım değiştirmeye benzemez. bak kürtlere biraz dış destek para gelince beraber yaşadıkları türklere bile ihanet eden bir insan topluluğu olabiliyor. sen istersen bir DNA testi falan yaptır.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer Kürtlere şu ya da bu sebepten hakaret etmeyi hak gören varsa, aşağılayan varsa, ben şunu söyleyeyim, biz Türkler kılıç zoruyla silah zoruyla din değiştirdik. Demek ki türklerde zoru görünce hemen inancını değiştirecek kadar X bir millet öyle mi?</p>
<p>sadece mekkedeki insanları müslüman yapabilmek için 3 kere savaşılmış. din değiştirmek parti yada takım değiştirmeye benzemez. bak kürtlere biraz dış destek para gelince beraber yaşadıkları türklere bile ihanet eden bir insan topluluğu olabiliyor. sen istersen bir DNA testi falan yaptır.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>sserkan tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-1097</link>
		<dc:creator>sserkan</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2009 09:31:49 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-1097</guid>
		<description>Arkadaşlar,
Ben Kürt kökenli değilim, Türk olduğumu sanıyorum(DNA ya da herhangi bir test yaptırmadığım için olasılıklı konuşuyorum.)

Eğer amaç kavga dövüşse, mevcut argümanlar bizi pek bir yere götüremeyecek. Şu harfle, bu tabletle, o kitapla yola çıkarsanız durumu çok yanlış algılarsınız. Binlerce yılı, bölgeden gelip geçmiş yüzmilyonlarca insanı 2 kitap, üç kelime vs. açıklayamaz.

Öncelikle, bahsettiğiniz Coğrafya, Van gölünden basra körfezine kadar inin oradam Şama kadar gidin, ortaya çıkan o üçgen, dünyanın ve insanlığın pislik soyağacını çıkartır. Her türlü trajedinin kaynağıdır ki, neyse, bu şu an ki konumuz değil. 


- Bir yerlerin gerçek sahibi diye bir şey yoktur. Daha güçlü olup kendi nüfuzunu kabul ettirebilmişler vardır. O an güçlü olan, hızlı olan, organize olan kavim kimse onun borusu ötmüştür.

- Kürtler idari oluşumlar içinde az yer almışlardır, ve tarihte devlet, beylik olarak az etkinlikleri vardır. Bunun ana sebebi yaşam süresi ve coğrafyadır. Bir Moğol insanı Bir Kürt insanından daha güçlü değildir. Fakat adamlar ovada yaylada (coğrafya müsait + pek çok koşul da uygun) çığ gibi büyüyüp çoğalmış tüm anadoluya kadar her yerin anasını ağlatmışlardır. Gel de aynı şeyi dağda yap bakalım. Bu yüzden, belli azınlıkları tarihte şunu yapmışlar bunu yapamamışlar diye eleştirmek hatalıdır, tüm çevre koşullarının, siyasi koşullarında bir dökümünü vermek gerekir. 
Yaşam süresinden kastım ise şudur, Allahın bozkırında 10.ooo kişiyi bir araya toplarsanız önünüze kata kata gelirsiniz, Hazara dayandığınızda bir bakarsınız ki 100.000 kişi olmuşsunuz. Aynısını Kürt coğrafyasında  yapmaya kalktığınızda -yapamazsınız ya- sağın ordu, solun ordu en fazla bir kaç ayda tüketirler seni. Coğrafya da yaşam ne kadar eski ve köklü ise o kadar kapanda kalırsın. 

- Türkçe pek çok dilden etkilenmiştir. Aynı yüzyılda dağlarda, öz türkçe konuşan(dağlı=izole demektir, dilini kaybedecek, yozlaştıracak etkileşimlerden uzaktır) bir alevi halk ozanının şiirine bakınız, bir de aynı yıllarda saraylı bir adamı inceleyiniz, fark çok aşikardır. 
 
- Eğer Kürtlere şu ya da bu sebepten hakaret etmeyi hak gören varsa, aşağılayan varsa, ben şunu söyleyeyim, biz Türkler kılıç zoruyla silah zoruyla din değiştirdik. Demek ki türklerde zoru görünce hemen inancını değiştirecek kadar X bir millet öyle mi?

Burası bir coğrafya. sınırları belli, ve günümüzde hiç bir ülke kolay kolay coğrafyasını bırakmaz. Arjantin'in dibinde ada var(falkland) ama ingiltere benim diyor, kolombiya'nın dibinde ülke var üstünde hollanda yazıyor, öyle kolay değil birinden 1 cm2 toprak almak. Yani mevcut isyanlar da, propagandalar da, savaşlar da, bazı çıkarlar elde etmek için yapılıyor toprak için değil. Tabii ki bunun halka ve kamuoyuna sunumu, özgürlük, toprak , ülke vb. şu bu olacak bunlar normal saptırmalar. Öze bakmalı öze.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Arkadaşlar,<br />
Ben Kürt kökenli değilim, Türk olduğumu sanıyorum(DNA ya da herhangi bir test yaptırmadığım için olasılıklı konuşuyorum.)</p>
<p>Eğer amaç kavga dövüşse, mevcut argümanlar bizi pek bir yere götüremeyecek. Şu harfle, bu tabletle, o kitapla yola çıkarsanız durumu çok yanlış algılarsınız. Binlerce yılı, bölgeden gelip geçmiş yüzmilyonlarca insanı 2 kitap, üç kelime vs. açıklayamaz.</p>
<p>Öncelikle, bahsettiğiniz Coğrafya, Van gölünden basra körfezine kadar inin oradam Şama kadar gidin, ortaya çıkan o üçgen, dünyanın ve insanlığın pislik soyağacını çıkartır. Her türlü trajedinin kaynağıdır ki, neyse, bu şu an ki konumuz değil. </p>
<p>- Bir yerlerin gerçek sahibi diye bir şey yoktur. Daha güçlü olup kendi nüfuzunu kabul ettirebilmişler vardır. O an güçlü olan, hızlı olan, organize olan kavim kimse onun borusu ötmüştür.</p>
<p>- Kürtler idari oluşumlar içinde az yer almışlardır, ve tarihte devlet, beylik olarak az etkinlikleri vardır. Bunun ana sebebi yaşam süresi ve coğrafyadır. Bir Moğol insanı Bir Kürt insanından daha güçlü değildir. Fakat adamlar ovada yaylada (coğrafya müsait + pek çok koşul da uygun) çığ gibi büyüyüp çoğalmış tüm anadoluya kadar her yerin anasını ağlatmışlardır. Gel de aynı şeyi dağda yap bakalım. Bu yüzden, belli azınlıkları tarihte şunu yapmışlar bunu yapamamışlar diye eleştirmek hatalıdır, tüm çevre koşullarının, siyasi koşullarında bir dökümünü vermek gerekir.<br />
Yaşam süresinden kastım ise şudur, Allahın bozkırında 10.ooo kişiyi bir araya toplarsanız önünüze kata kata gelirsiniz, Hazara dayandığınızda bir bakarsınız ki 100.000 kişi olmuşsunuz. Aynısını Kürt coğrafyasında  yapmaya kalktığınızda -yapamazsınız ya- sağın ordu, solun ordu en fazla bir kaç ayda tüketirler seni. Coğrafya da yaşam ne kadar eski ve köklü ise o kadar kapanda kalırsın. </p>
<p>- Türkçe pek çok dilden etkilenmiştir. Aynı yüzyılda dağlarda, öz türkçe konuşan(dağlı=izole demektir, dilini kaybedecek, yozlaştıracak etkileşimlerden uzaktır) bir alevi halk ozanının şiirine bakınız, bir de aynı yıllarda saraylı bir adamı inceleyiniz, fark çok aşikardır. </p>
<p>- Eğer Kürtlere şu ya da bu sebepten hakaret etmeyi hak gören varsa, aşağılayan varsa, ben şunu söyleyeyim, biz Türkler kılıç zoruyla silah zoruyla din değiştirdik. Demek ki türklerde zoru görünce hemen inancını değiştirecek kadar X bir millet öyle mi?</p>
<p>Burası bir coğrafya. sınırları belli, ve günümüzde hiç bir ülke kolay kolay coğrafyasını bırakmaz. Arjantin&#8217;in dibinde ada var(falkland) ama ingiltere benim diyor, kolombiya&#8217;nın dibinde ülke var üstünde hollanda yazıyor, öyle kolay değil birinden 1 cm2 toprak almak. Yani mevcut isyanlar da, propagandalar da, savaşlar da, bazı çıkarlar elde etmek için yapılıyor toprak için değil. Tabii ki bunun halka ve kamuoyuna sunumu, özgürlük, toprak , ülke vb. şu bu olacak bunlar normal saptırmalar. Öze bakmalı öze.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hulki Can tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-1096</link>
		<dc:creator>Hulki Can</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 May 2009 11:11:51 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-1096</guid>
		<description>ŞEREFNAME HK.

1. Şerefname 16cı yüzyıl sonunda 1596da "Farsça" yazılmıştır. Kürt aşiretlerinin, daha doğrusu aile ve sülalelerin, tarihini anlatır. Yani buna "Kürt tarihi" demek biraz zorlama olur. 

2. Bazı Kürtçülerin  iddia ettiği gibi Şerefname "Kürtçe" yazılmamıştır.   Bu da Kürtçe diye bir dil olmadığını gösteren önemi bir kanıttır. Kürtlerde millet bilinci olsaydı zaten bu eser o zaman "Kürtçe" yazılırdı.1667de Türkçeye çevrilmiştir.

3. Şerefname'yi yazan Şeref Han "Bitlis hükümdarı" değil, "Bitlis emiri" dir.  Hükümdar ile emir arasında dağlar kadar fark vardır. Öyle hükümdar olmak o kadar kolay değildir. Hükümdar "padişah, şah" anlamındadır. Emir ise bir "aşiretin başı, bey, reis" gibi anlamlarda kullanılır. Kürt beylerinin  ünvanlarını veya rütbelerini başkomutan maşkomutan diye yükselterek Kürt aşiretlerinin geçmişte büyük devletler kurduklarını kanıtlamaya çabalamak bilimsel ve objektif yaklaşımlar değildir. 

4. Şeref Han'ı  bugün anladığımız anlamıyla bir "yönetici" ve "bilim adamı" olarak kabul etmek olanaksızdır. 

5. Şeref Han'ın annesi Türkmendir.

6. Şeref Han önceleri İran'da valilik yaptı. Daha sonra Türk-İran savaşı sırasında Lala Mustafa Paşa'nın önerdiği Bitlis Emirliğini kabul ederek Osmanlı hizmetine girdi. (1578)

7. Kürtlerin geçmişte devletler, imparatorluklar  kurdukları yolundaki iddialar tamamen düzmece olup Kürtçüler tarafından propaganda malzemesi olarak kullanılır. Bu tür çürük ve temelsiz  iddiaların her zaman çekinceyle karşılanması gerekir. Bunlara kanmak isteyen kanar. Benzer hezeyanları ciddiye almak mümkün değildir. Böyle hezeyanlara dayanarak kurulacak bir yapay  uydu devletin yöneticileri de ancak kukla maskotlar olurlar. 

8. Güçlü ulusların arasına sıkışmış olan etnik kümeler tarihsel gelişim ve evrimsel aşamalara ayak uyduramadan günümüze kadar kabileler veya aşiretler halinde gelmişlerdir. Bunun böyle olması ve etnik grupların geri kalmışlığının başlıca nedenleri çok katı gelenekler ve şeriatçı törelerle korunan sınırlı bireysel ve toplumsal ilişkiler, tarım, avcılık ve hayvancılık düzeyinde sürdürülen kapalı ekonomik feodal yapı, büyük toprak sahipleri, beyler, aşiret reisleri, şeyhler, pirler, tarikatlardır. 

19.cu yüzyılın ikinci yarısında petrolün stratejik önemi ve değeri anlaşılınca o tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu elinde olan Musul, Kerkük ve Arabistan petrollerine el koymak için başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkeleri  Türkiye ve İran'daki azınlık ve etnik grupların kışkırtılması projesini uygulamaya geçirmiştir.

1991-2003 yılları arasında ülkemizde konuşlandırılmasına izin verilen  Çekiç Güç aslında bizim için büyük bir startejik tehditti.  Çekiç Güç'ün misyon ve vizyonu Kürdistan'ın kuruluşuna destek vermek, bölgeye olası bir Türk müdahalesini önlemek, gerektiğinde tampon bir bölge oluşturarak Türkiye'yi tecrit edip Güneydoğunun Irak Kürdistanı ile örgensel birleşmesini sağlamaktı. 

Tüm bu gerçeklere rağmen, siyasal çıkarlar söz konusu olduğunda gözleri hiçbir şey görmeyen Avrupa ülkeleri, en başta İngiltere, Fransa ve daha sonra ABD, İsrail ile AB  Türkiye’yi parçalamak için Sevres artığı planlarla bir aşireti ulus yapma çabalarını sürdürmekte, uyduruk bir tarih ve tarihsel kahramanlar, uyduruk bir edebiyat, düzmece bir alfabe ile yapay bir dil ve bir millet oluşturulması sürmektedir. 

Türk halkı bu  oyunu bozacaktır.

Ek bilgi için bakın: Kürt Aşiretleri ve Yakın Tarih Üzerine Notlar (I-II-III) http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=77782</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>ŞEREFNAME HK.</p>
<p>1. Şerefname 16cı yüzyıl sonunda 1596da &#8220;Farsça&#8221; yazılmıştır. Kürt aşiretlerinin, daha doğrusu aile ve sülalelerin, tarihini anlatır. Yani buna &#8220;Kürt tarihi&#8221; demek biraz zorlama olur. </p>
<p>2. Bazı Kürtçülerin  iddia ettiği gibi Şerefname &#8220;Kürtçe&#8221; yazılmamıştır.   Bu da Kürtçe diye bir dil olmadığını gösteren önemi bir kanıttır. Kürtlerde millet bilinci olsaydı zaten bu eser o zaman &#8220;Kürtçe&#8221; yazılırdı.1667de Türkçeye çevrilmiştir.</p>
<p>3. Şerefname&#8217;yi yazan Şeref Han &#8220;Bitlis hükümdarı&#8221; değil, &#8220;Bitlis emiri&#8221; dir.  Hükümdar ile emir arasında dağlar kadar fark vardır. Öyle hükümdar olmak o kadar kolay değildir. Hükümdar &#8220;padişah, şah&#8221; anlamındadır. Emir ise bir &#8220;aşiretin başı, bey, reis&#8221; gibi anlamlarda kullanılır. Kürt beylerinin  ünvanlarını veya rütbelerini başkomutan maşkomutan diye yükselterek Kürt aşiretlerinin geçmişte büyük devletler kurduklarını kanıtlamaya çabalamak bilimsel ve objektif yaklaşımlar değildir. </p>
<p>4. Şeref Han&#8217;ı  bugün anladığımız anlamıyla bir &#8220;yönetici&#8221; ve &#8220;bilim adamı&#8221; olarak kabul etmek olanaksızdır. </p>
<p>5. Şeref Han&#8217;ın annesi Türkmendir.</p>
<p>6. Şeref Han önceleri İran&#8217;da valilik yaptı. Daha sonra Türk-İran savaşı sırasında Lala Mustafa Paşa&#8217;nın önerdiği Bitlis Emirliğini kabul ederek Osmanlı hizmetine girdi. (1578)</p>
<p>7. Kürtlerin geçmişte devletler, imparatorluklar  kurdukları yolundaki iddialar tamamen düzmece olup Kürtçüler tarafından propaganda malzemesi olarak kullanılır. Bu tür çürük ve temelsiz  iddiaların her zaman çekinceyle karşılanması gerekir. Bunlara kanmak isteyen kanar. Benzer hezeyanları ciddiye almak mümkün değildir. Böyle hezeyanlara dayanarak kurulacak bir yapay  uydu devletin yöneticileri de ancak kukla maskotlar olurlar. </p>
<p>8. Güçlü ulusların arasına sıkışmış olan etnik kümeler tarihsel gelişim ve evrimsel aşamalara ayak uyduramadan günümüze kadar kabileler veya aşiretler halinde gelmişlerdir. Bunun böyle olması ve etnik grupların geri kalmışlığının başlıca nedenleri çok katı gelenekler ve şeriatçı törelerle korunan sınırlı bireysel ve toplumsal ilişkiler, tarım, avcılık ve hayvancılık düzeyinde sürdürülen kapalı ekonomik feodal yapı, büyük toprak sahipleri, beyler, aşiret reisleri, şeyhler, pirler, tarikatlardır. </p>
<p>19.cu yüzyılın ikinci yarısında petrolün stratejik önemi ve değeri anlaşılınca o tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu elinde olan Musul, Kerkük ve Arabistan petrollerine el koymak için başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkeleri  Türkiye ve İran&#8217;daki azınlık ve etnik grupların kışkırtılması projesini uygulamaya geçirmiştir.</p>
<p>1991-2003 yılları arasında ülkemizde konuşlandırılmasına izin verilen  Çekiç Güç aslında bizim için büyük bir startejik tehditti.  Çekiç Güç&#8217;ün misyon ve vizyonu Kürdistan&#8217;ın kuruluşuna destek vermek, bölgeye olası bir Türk müdahalesini önlemek, gerektiğinde tampon bir bölge oluşturarak Türkiye&#8217;yi tecrit edip Güneydoğunun Irak Kürdistanı ile örgensel birleşmesini sağlamaktı. </p>
<p>Tüm bu gerçeklere rağmen, siyasal çıkarlar söz konusu olduğunda gözleri hiçbir şey görmeyen Avrupa ülkeleri, en başta İngiltere, Fransa ve daha sonra ABD, İsrail ile AB  Türkiye’yi parçalamak için Sevres artığı planlarla bir aşireti ulus yapma çabalarını sürdürmekte, uyduruk bir tarih ve tarihsel kahramanlar, uyduruk bir edebiyat, düzmece bir alfabe ile yapay bir dil ve bir millet oluşturulması sürmektedir. </p>
<p>Türk halkı bu  oyunu bozacaktır.</p>
<p>Ek bilgi için bakın: Kürt Aşiretleri ve Yakın Tarih Üzerine Notlar (I-II-III) <a href="http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=77782" rel="nofollow">http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=77782</a></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Berika Yaşam tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-1090</link>
		<dc:creator>Berika Yaşam</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2009 17:37:55 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-1090</guid>
		<description>ŞEREFNAME
Şerefname, Bitlis Hükümdarı Şeref Han tarafından 1597 yılında yazılmış bir Kürt tarihidir. 403 yıl önce, bir yönetici ve bilim adamı tarafından yazılmış bulunan bu eser, Kürtler için gerçekten paha biçilmez bir değerdedir. Kürtlerle ilgilenen tüm Kürdoloğ ve araştırmacılar, Şerefname'nin önemini vurgulamaktadırlar. Tarih boyu var olan, ancak İslamiyet'ten sonra, özellikle 9. yüzyıldan bu yana Kürtlük damgasını taşıyan kimi devlet, kimi sultanlık, kimi hükümdarlık veya beylik şeklinde ortaya çıkan kurum ve statüleri birer birer ortaya çıkarmaya çalışan Şeref Han'a; Kürt halkı minnet ve şükran borçludur. Şeref Han, Şemseddin Han'ın oğlu ve Osmanlılarla 1514'te ittifak andlaşmasını imzalıyan ünlü Şeref Han'ın torunudur. 

Bitlis hükümdarlarının ünvanları "Emir" veya "Hakim" olarak geçer. Ancak isimlerini saydığım 3 hükümdarın her üçüne de İran Şahı Tahmasp tarafından ve emirname ile bu "Hanlık" rütbeleri verilmiştir. İşin ilginç yanı bu 3 önemli hükümdar Osmanlılara büyük hizmetler görmüş, ancak rütbe ve ünvanlarını İran Şahlarından almışlardır. Birinci Şeref Han 1508'lerde bir gurup Kürdistan Melik, Emir ve Beylerine öncülük yaparak, bağlılıklarını bildirmek ve Şah İsmail'le anlaşmak üzere gittiğinde, Safevi Şah'ı tarafından zindana atılıyor; bir yolunu bulupta kaçtığında, Bitlis'in Safevi işgalini kaldırmaya çalışarak Roşkanlıkların güçlerinin bir imparatorluğa yetmiyeceğini görüyor; bunun üzerine zaman, mekan ve fırsatları çok iyi değerlendirerek; Mevlana İdris'i ve Muhammed Ağa Keloki'yi görevlendirerek Sultan Selim Han'la diyalog kurarak, 1514 Amasya Andlaşması'nın gerçekleşmesinde önemli öncülük görevinde büyük bir başarı sağlıyor. 


1533'te, İran'ın Azerbeycan Genel Valisi Ulame Tekelu adındaki bir fesat, Osmanlı tahtına iltica ederken; Şeref Han'a karşı bir tutum alarak, O'nu Kanuni Sultan Süleyman'a kötülüyor, Sultan kuşkuya düşerek, Bitlis yönetimini keyfi bir kararla ve Amasya şartlarına uymuyan bir tutumla Ulame'ye veriyor, Osmanlılarla Roşkililer arasında 1533 ve 1534 yıllarında iki savaş oluyor; birinci savaş 3 ay sürüyor ve İran Şahı, Şah Tahmasp, Bitlis'in imdadına geliyor, Şah'ın geldiğini duyan Osmanlı ve Kürt Beylerinin orduları ablukayı kaldırıp Bitlis'i terkediyor ve bu münasebetle İran tarafına geçen Şeref Han, Şah Tahmasp'tan hem "Hanlık" ünvanını ve hem de bütün Kürdistan'ın "Beylerbeyliği" ve "Kürdistan ordularının başkomutanı" görevlerini dalıyor. Bu rütbe ve makamını bir "fermanname" ile resmileştiriyor.(1) Ertesi yıl (1534) Tatık Ovası'nda katledilen bu Şeref Han'ın oğlu Emir Şemseddin, babasının yerine tahta çıktı. Şeref Han'ı katleden Osmanlı ordusu korkudan Bitlis'e girmedi. Daha doğrusu tahta çıkması gereken Ulame, böyle bir riski göze alamadı. 

Ordu ve beraberindeki Kürdistan Hükümdarları'nın kuvvetleri Van'a doğru hareket ettiler.(Bu tarihte Gevaştan ve Adılcevazdan başlayarak, Hakkari ve tüm o bölgeler İran Şahlığı'nın egemenliğinde idi.) 1535'te Osmanlı ve Kürdistan orduları İran'a ve Irak'a sefer yapmak üzere Kürdistan'da toplandığında, Bitlis Hakimi Emir Şemseddin, Osmanlı Sultanlığı'na bağlılığını bildirmek üzere İbrahim Paşa'nın karargahına gitti, ilgi gördü, hükümdarlığı onaylandı ve bu sefere kendisi de katılarak, daha sonra sefere katılan Sultan Süleyman'ın yanında aylarca kaldı ve Sultanın ilgisini gördü. Dönüşte ve Bitlis bölgesinde Osmanlı Ordusu karargahını kurup dinlenirken, Sadrazam İbrahim Paşa, Sultanın iradesi ile Bitlis'i saraya bırakıp Malatya ve Maraş vilayetlerini almalarını istedi. 


Emir Şemseddin teklifi kerhen kabul ederek, Bitlis'i terketti, ancak, Malatya'ya gitmedi. Bütün hızıyla Şah Tahmasp'a iltica etti. Emir Şemseddin İran'da öldü. Şah'ın maiyetinde bir çok bölgede valilik yaptı. "Hanlık" rütbesini Şah Tahmasp'tan aldı. Orda evlendi. Torun Şeref Han, orda doğdu, büyüdü, Şahın sarayında okudu, en iyi şekilde eğitildi, Şirvan'a, Geylan'a ve en sonunda Nehcivan'a hükümdarlık yaptı. "Hanlık" rütbesini aynı Şah'tan aldı ve 1579'da Osmanlı Sultanı III. Murad tarafından "baba ve atalarından miras kalan Bitlis Hükümdarlığı'nın yönetiminin başına geçmek üzere O'nu ülkesine çağırdı ve affetti." İran Sarayı'nda okuyup eğitim gören, önemli İran eyeletlerinde hükümdarlık yapan, okuyan, araştıran ve İran arşivlerini karıştıran Şeref Han, tarih biliminden başka bir çok dalda bilgin bir yöneticidir. Bunun için Şerefname'nin değeri büyüktür ve Kürtler için "Şerefname", bir onurdur, bir şereftir</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>ŞEREFNAME<br />
Şerefname, Bitlis Hükümdarı Şeref Han tarafından 1597 yılında yazılmış bir Kürt tarihidir. 403 yıl önce, bir yönetici ve bilim adamı tarafından yazılmış bulunan bu eser, Kürtler için gerçekten paha biçilmez bir değerdedir. Kürtlerle ilgilenen tüm Kürdoloğ ve araştırmacılar, Şerefname&#8217;nin önemini vurgulamaktadırlar. Tarih boyu var olan, ancak İslamiyet&#8217;ten sonra, özellikle 9. yüzyıldan bu yana Kürtlük damgasını taşıyan kimi devlet, kimi sultanlık, kimi hükümdarlık veya beylik şeklinde ortaya çıkan kurum ve statüleri birer birer ortaya çıkarmaya çalışan Şeref Han&#8217;a; Kürt halkı minnet ve şükran borçludur. Şeref Han, Şemseddin Han&#8217;ın oğlu ve Osmanlılarla 1514&#8242;te ittifak andlaşmasını imzalıyan ünlü Şeref Han&#8217;ın torunudur. </p>
<p>Bitlis hükümdarlarının ünvanları &#8220;Emir&#8221; veya &#8220;Hakim&#8221; olarak geçer. Ancak isimlerini saydığım 3 hükümdarın her üçüne de İran Şahı Tahmasp tarafından ve emirname ile bu &#8220;Hanlık&#8221; rütbeleri verilmiştir. İşin ilginç yanı bu 3 önemli hükümdar Osmanlılara büyük hizmetler görmüş, ancak rütbe ve ünvanlarını İran Şahlarından almışlardır. Birinci Şeref Han 1508&#8242;lerde bir gurup Kürdistan Melik, Emir ve Beylerine öncülük yaparak, bağlılıklarını bildirmek ve Şah İsmail&#8217;le anlaşmak üzere gittiğinde, Safevi Şah&#8217;ı tarafından zindana atılıyor; bir yolunu bulupta kaçtığında, Bitlis&#8217;in Safevi işgalini kaldırmaya çalışarak Roşkanlıkların güçlerinin bir imparatorluğa yetmiyeceğini görüyor; bunun üzerine zaman, mekan ve fırsatları çok iyi değerlendirerek; Mevlana İdris&#8217;i ve Muhammed Ağa Keloki&#8217;yi görevlendirerek Sultan Selim Han&#8217;la diyalog kurarak, 1514 Amasya Andlaşması&#8217;nın gerçekleşmesinde önemli öncülük görevinde büyük bir başarı sağlıyor. </p>
<p>1533&#8242;te, İran&#8217;ın Azerbeycan Genel Valisi Ulame Tekelu adındaki bir fesat, Osmanlı tahtına iltica ederken; Şeref Han&#8217;a karşı bir tutum alarak, O&#8217;nu Kanuni Sultan Süleyman&#8217;a kötülüyor, Sultan kuşkuya düşerek, Bitlis yönetimini keyfi bir kararla ve Amasya şartlarına uymuyan bir tutumla Ulame&#8217;ye veriyor, Osmanlılarla Roşkililer arasında 1533 ve 1534 yıllarında iki savaş oluyor; birinci savaş 3 ay sürüyor ve İran Şahı, Şah Tahmasp, Bitlis&#8217;in imdadına geliyor, Şah&#8217;ın geldiğini duyan Osmanlı ve Kürt Beylerinin orduları ablukayı kaldırıp Bitlis&#8217;i terkediyor ve bu münasebetle İran tarafına geçen Şeref Han, Şah Tahmasp&#8217;tan hem &#8220;Hanlık&#8221; ünvanını ve hem de bütün Kürdistan&#8217;ın &#8220;Beylerbeyliği&#8221; ve &#8220;Kürdistan ordularının başkomutanı&#8221; görevlerini dalıyor. Bu rütbe ve makamını bir &#8220;fermanname&#8221; ile resmileştiriyor.(1) Ertesi yıl (1534) Tatık Ovası&#8217;nda katledilen bu Şeref Han&#8217;ın oğlu Emir Şemseddin, babasının yerine tahta çıktı. Şeref Han&#8217;ı katleden Osmanlı ordusu korkudan Bitlis&#8217;e girmedi. Daha doğrusu tahta çıkması gereken Ulame, böyle bir riski göze alamadı. </p>
<p>Ordu ve beraberindeki Kürdistan Hükümdarları&#8217;nın kuvvetleri Van&#8217;a doğru hareket ettiler.(Bu tarihte Gevaştan ve Adılcevazdan başlayarak, Hakkari ve tüm o bölgeler İran Şahlığı&#8217;nın egemenliğinde idi.) 1535&#8242;te Osmanlı ve Kürdistan orduları İran&#8217;a ve Irak&#8217;a sefer yapmak üzere Kürdistan&#8217;da toplandığında, Bitlis Hakimi Emir Şemseddin, Osmanlı Sultanlığı&#8217;na bağlılığını bildirmek üzere İbrahim Paşa&#8217;nın karargahına gitti, ilgi gördü, hükümdarlığı onaylandı ve bu sefere kendisi de katılarak, daha sonra sefere katılan Sultan Süleyman&#8217;ın yanında aylarca kaldı ve Sultanın ilgisini gördü. Dönüşte ve Bitlis bölgesinde Osmanlı Ordusu karargahını kurup dinlenirken, Sadrazam İbrahim Paşa, Sultanın iradesi ile Bitlis&#8217;i saraya bırakıp Malatya ve Maraş vilayetlerini almalarını istedi. </p>
<p>Emir Şemseddin teklifi kerhen kabul ederek, Bitlis&#8217;i terketti, ancak, Malatya&#8217;ya gitmedi. Bütün hızıyla Şah Tahmasp&#8217;a iltica etti. Emir Şemseddin İran&#8217;da öldü. Şah&#8217;ın maiyetinde bir çok bölgede valilik yaptı. &#8220;Hanlık&#8221; rütbesini Şah Tahmasp&#8217;tan aldı. Orda evlendi. Torun Şeref Han, orda doğdu, büyüdü, Şahın sarayında okudu, en iyi şekilde eğitildi, Şirvan&#8217;a, Geylan&#8217;a ve en sonunda Nehcivan&#8217;a hükümdarlık yaptı. &#8220;Hanlık&#8221; rütbesini aynı Şah&#8217;tan aldı ve 1579&#8242;da Osmanlı Sultanı III. Murad tarafından &#8220;baba ve atalarından miras kalan Bitlis Hükümdarlığı&#8217;nın yönetiminin başına geçmek üzere O&#8217;nu ülkesine çağırdı ve affetti.&#8221; İran Sarayı&#8217;nda okuyup eğitim gören, önemli İran eyeletlerinde hükümdarlık yapan, okuyan, araştıran ve İran arşivlerini karıştıran Şeref Han, tarih biliminden başka bir çok dalda bilgin bir yöneticidir. Bunun için Şerefname&#8217;nin değeri büyüktür ve Kürtler için &#8220;Şerefname&#8221;, bir onurdur, bir şereftir</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Berika Yaşam tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-1046</link>
		<dc:creator>Berika Yaşam</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 May 2009 23:37:29 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-1046</guid>
		<description>İŞTE BİLİNEN EN ESKİ KÜRTÇE ŞİİR
BI HEVRE
Xwazdî ez tu hevre bin
Bi hevreherin xorînê 
Wer dê bihêrin kotra bin
Bang dîn bi hevre narînê
Dwînî kotra hêra bûm
Awaz ji cir dixwînê
Fîrabîl û beyaban
Hawar ji dest evînê
Ez tu watu yek dil wîn
Hêzan cwadi wînê
Vêra pêkra hifne wîn
Bircînê ya binvînê

(TÜRKÇESİ)

BİRLİKTE
Birlikte geçen günleri özlüyorum 
Hele sabah çıkıp gidişimizi
Seninle dağlara çıkar dolaşırdık
Birlikte söylerdik şarkılarımızı
Ben o dağların ruhundan öğrenmiştim
Ta yürekten candan sölemeyi
Hem dağlarda hem kırlarda hem sahralarda
Ei aman,medet aşkın elinden yani
İkimiz tekbir gönül olmuşken
Sonbahar gelip böyle ayırdı bizi
Ancak birlikte olunca küflenmez aşk
Ya bağır bir ses ver ya da uyu hadi

Boraboz
(Süryani Papaz) isimli şaiirin M.Ö. 3-4 yüzyıldan kalma bir
şiiri.Bilinen en eski yazılı Kürt şiiri olarak gösteriliyor.İran'da
19.yüzyılda İngiliz arkeologlar tarafından bulunan bu şiir,bir mezar
taşının üzerine kazılıymış</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>İŞTE BİLİNEN EN ESKİ KÜRTÇE ŞİİR<br />
BI HEVRE<br />
Xwazdî ez tu hevre bin<br />
Bi hevreherin xorînê<br />
Wer dê bihêrin kotra bin<br />
Bang dîn bi hevre narînê<br />
Dwînî kotra hêra bûm<br />
Awaz ji cir dixwînê<br />
Fîrabîl û beyaban<br />
Hawar ji dest evînê<br />
Ez tu watu yek dil wîn<br />
Hêzan cwadi wînê<br />
Vêra pêkra hifne wîn<br />
Bircînê ya binvînê</p>
<p>(TÜRKÇESİ)</p>
<p>BİRLİKTE<br />
Birlikte geçen günleri özlüyorum<br />
Hele sabah çıkıp gidişimizi<br />
Seninle dağlara çıkar dolaşırdık<br />
Birlikte söylerdik şarkılarımızı<br />
Ben o dağların ruhundan öğrenmiştim<br />
Ta yürekten candan sölemeyi<br />
Hem dağlarda hem kırlarda hem sahralarda<br />
Ei aman,medet aşkın elinden yani<br />
İkimiz tekbir gönül olmuşken<br />
Sonbahar gelip böyle ayırdı bizi<br />
Ancak birlikte olunca küflenmez aşk<br />
Ya bağır bir ses ver ya da uyu hadi</p>
<p>Boraboz<br />
(Süryani Papaz) isimli şaiirin M.Ö. 3-4 yüzyıldan kalma bir<br />
şiiri.Bilinen en eski yazılı Kürt şiiri olarak gösteriliyor.İran&#8217;da<br />
19.yüzyılda İngiliz arkeologlar tarafından bulunan bu şiir,bir mezar<br />
taşının üzerine kazılıymış</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hulki Can tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-967</link>
		<dc:creator>Hulki Can</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Mar 2009 06:37:04 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-967</guid>
		<description>Buraya kadar ortaya konan eleştirel görüşlere ek olarak Türk kamuoyunca pek bilinmeyen ve biraz da üstü örtülmeye çalışılan, gözden kaçmış olabilecek  bazı tarihsel olgulara yeniden dikkat çekmek ve hatırlatmak istiyorum. Çünkü tarihsel arka plan bilinmeden yapacağımız saptamalar havada kalabilir. Ayrıca bu konuların başka platformlarda, hele medyatik anlı şanlı köşe yazarlarımız tarafından tartışıldığına, irdelendiğine pek tanık olmadım.   

Osmanlı hükümetinin 10.8.1920de kabul ettiği ve imzaladığı 317 maddeden oluşan Sèvres antlaşmasının hiçbir zaman yürürlüğe girmediği yolundaki resmi ve bilinen  iddialar doğru değildir. Antlaşma geçersiz bile addedilse bir çok maddesi zamanla uygulamaya konmuştur.  

Antlaşma hükümlerince    Ermenistan devleti kurulmuş (Madde 28),   petrol bölgeleri Musul, Kerkük elimizden çıkmış (Madde 94), Suriye, Irak ayrı bir devlet olmuş (Madde 95-96), Filistin'de  milli bir Yahudi devleti kurulmuş (Madde 97), Hicaz denilen Suudi Arabistan  bağımsız olmuştur (Madde 98).

Antlaşma kapsamında kurulması öngörülen, ancak kurulması geciken tek devlet Kürdistan olmuştur. Sèvres antlaşmasının 63 ve 64.cü maddelerine göre Kürt aşiretlerinin millet yapılması ve bir Kürt devletinin kurulması kabul edilecekti:

Türkiye Fırat nehrinin doğusunda, Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölgede  bir Kürt "mahalli muhtariyet"  (yerel özerklik) projesini kabul edecekti. Bu "proje", İstanbul'daki İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir kurul tarafından hazırlanacaktı.

Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra  bölgenin "Kürt ahalisi" Milletler Cemiyetine başvurarak Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türkiye'den bağımsız olmayı istediğini kanıtlar, ve Milletler Cemiyeti  bunu onaylarsa Türkiye bu bölgedeki tüm haklarından vazgeçecekti. Bu durumda Musul'daki Kürtlerin bu bağımsız Kürt devletine katılması da engellenmeyecekti.

(Kaynak: Milletlerarası Önemli Meseleler, Dr. Reşat Sagay,  T. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1972)

Peki böyle bir devletin kurulmasını itilaf devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya, ABD) neden ısrarla istiyordu? Asıl amaç ne idi? Asıl amaç Musul-Kerkük petrollerini  kukla ve cahil bir yönetimle denetim altında tutmak ve olası  bir Rus saldırısına karşı yeni bir tampon devlet oluşturmak idi. Peki niye bu devlet Ermenistan gibi hemen kurulmadı da ilk önce "mahalli muhtariyet" gündeme geldi? Çünkü doğudaki aşiretlerde bir millet olma bilinci, niteliği ve bir devlet kurmak için gerekli eğitimli insan gücü, siyasetçi, donanım, kadro, araç, gereç yoktu da ondan. 

Onun için öncelikle  özerklik verilecek, Türk üniversitelerinde öğrenim görecek geleceğin Kürtçü hukukçu ve siyasetçileri yavaş yavaş yetiştirilecekti.  Projenin eğitim ayağı uygulamaya kondu ancak, bölgesel özerklik projesi  uygulamaya konamadı.  Neden? Çünkü o sıralarda Türkiye Kurtuluş Savaşını başlatmış, Türkler ve Kürtler işgalcilere karşı birlikte çarpışıyordu. 

Bunun üzerine proje "ertelendi". Ama iptal edilmedi. Ertelenen proje elverişli ortamı bulunca uygulamaya konacaktı. Nitekim öyle oldu. Türkiye içi boşaltılan bir şirket, hortumlanan bir banka gibi haraç mezat küresel tekellere övünçle satıldı, yağmalandı. Ordu yıpratıldı. "Büyük Ortadoğu Projesi" adı altında kendine uyumlu bir eşbaşkan bulan ABD ertelenen projeyi uygulamaya koydu. 

ABD 1991 yılında Kuveyt'i "kurtarmak" için  Ortadoğu'ya geldikten sonra 19 Mayıs 1992'de yapılan seçimlerden sonra Çekiç Güç desteğiyle 4 Ekim 1992'de  ABD İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya himayesinde "Kürt Federe Devleti" kuruldu. Ne "kırmızı çizgi" kaldı ne de pembe çizgi.  

11 Eylül 2001 New York terör saldırısından  sonra  ABD Irak’ı işgal etti ve Saddam rejimi Nisan 2003te yıkıldı. 2005 Şubatında  Irak’ta genel seçimler gerçekleştirildi. Kürdistan Ulusal Birlik listesi Irak genelinde %30 oy alarak Irak meclisine 70 milletvekili gönderdi.  Kürt Parlamentosu  Barzani’yi KFD Başkanı olarak seçti,   Talabani Irak Devlet Başkanı oldu. 

Küresel kriz patlak verince "Yeni Dünya Düzeni" temellerinden sarsılmaya başladı. BOPçulardan biri suratına bir çift ayakkabı fırlatıldıktan sonra görevden alındı. Onun yerine  yeni bir yüz piyasaya sürüldü. Yeni  taktik gereği BOP yine bir süre ertelenebilir. Ama günün birinde mutlaka yeniden, belki de başka bir isimle, uygulamaya konacaktır. 

Niye bu konuları aydınlarımız,  ödüllü yazarlarımız gündeme taşımıyor, deşmiyor, irdelemiyor? Niye kıyameti koparmıyorlar? Çünkü hepsi talimli, tembihli, ehli ve terbiye edilmiş bir haldeler. Başka kulvarlarda koşmaya yönlendiriliyorlar, kuzu kuzu eften püften konularla, Osmanlıyı yüceltmekle, Atatürk'ü karalamakla, Devrimleri ve Türklük değerlerini küçümsemekle meşguller.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Buraya kadar ortaya konan eleştirel görüşlere ek olarak Türk kamuoyunca pek bilinmeyen ve biraz da üstü örtülmeye çalışılan, gözden kaçmış olabilecek  bazı tarihsel olgulara yeniden dikkat çekmek ve hatırlatmak istiyorum. Çünkü tarihsel arka plan bilinmeden yapacağımız saptamalar havada kalabilir. Ayrıca bu konuların başka platformlarda, hele medyatik anlı şanlı köşe yazarlarımız tarafından tartışıldığına, irdelendiğine pek tanık olmadım.   </p>
<p>Osmanlı hükümetinin 10.8.1920de kabul ettiği ve imzaladığı 317 maddeden oluşan Sèvres antlaşmasının hiçbir zaman yürürlüğe girmediği yolundaki resmi ve bilinen  iddialar doğru değildir. Antlaşma geçersiz bile addedilse bir çok maddesi zamanla uygulamaya konmuştur.  </p>
<p>Antlaşma hükümlerince    Ermenistan devleti kurulmuş (Madde 28),   petrol bölgeleri Musul, Kerkük elimizden çıkmış (Madde 94), Suriye, Irak ayrı bir devlet olmuş (Madde 95-96), Filistin&#8217;de  milli bir Yahudi devleti kurulmuş (Madde 97), Hicaz denilen Suudi Arabistan  bağımsız olmuştur (Madde 98).</p>
<p>Antlaşma kapsamında kurulması öngörülen, ancak kurulması geciken tek devlet Kürdistan olmuştur. Sèvres antlaşmasının 63 ve 64.cü maddelerine göre Kürt aşiretlerinin millet yapılması ve bir Kürt devletinin kurulması kabul edilecekti:</p>
<p>Türkiye Fırat nehrinin doğusunda, Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölgede  bir Kürt &#8220;mahalli muhtariyet&#8221;  (yerel özerklik) projesini kabul edecekti. Bu &#8220;proje&#8221;, İstanbul&#8217;daki İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir kurul tarafından hazırlanacaktı.</p>
<p>Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra  bölgenin &#8220;Kürt ahalisi&#8221; Milletler Cemiyetine başvurarak Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türkiye&#8217;den bağımsız olmayı istediğini kanıtlar, ve Milletler Cemiyeti  bunu onaylarsa Türkiye bu bölgedeki tüm haklarından vazgeçecekti. Bu durumda Musul&#8217;daki Kürtlerin bu bağımsız Kürt devletine katılması da engellenmeyecekti.</p>
<p>(Kaynak: Milletlerarası Önemli Meseleler, Dr. Reşat Sagay,  T. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1972)</p>
<p>Peki böyle bir devletin kurulmasını itilaf devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya, ABD) neden ısrarla istiyordu? Asıl amaç ne idi? Asıl amaç Musul-Kerkük petrollerini  kukla ve cahil bir yönetimle denetim altında tutmak ve olası  bir Rus saldırısına karşı yeni bir tampon devlet oluşturmak idi. Peki niye bu devlet Ermenistan gibi hemen kurulmadı da ilk önce &#8220;mahalli muhtariyet&#8221; gündeme geldi? Çünkü doğudaki aşiretlerde bir millet olma bilinci, niteliği ve bir devlet kurmak için gerekli eğitimli insan gücü, siyasetçi, donanım, kadro, araç, gereç yoktu da ondan. </p>
<p>Onun için öncelikle  özerklik verilecek, Türk üniversitelerinde öğrenim görecek geleceğin Kürtçü hukukçu ve siyasetçileri yavaş yavaş yetiştirilecekti.  Projenin eğitim ayağı uygulamaya kondu ancak, bölgesel özerklik projesi  uygulamaya konamadı.  Neden? Çünkü o sıralarda Türkiye Kurtuluş Savaşını başlatmış, Türkler ve Kürtler işgalcilere karşı birlikte çarpışıyordu. </p>
<p>Bunun üzerine proje &#8220;ertelendi&#8221;. Ama iptal edilmedi. Ertelenen proje elverişli ortamı bulunca uygulamaya konacaktı. Nitekim öyle oldu. Türkiye içi boşaltılan bir şirket, hortumlanan bir banka gibi haraç mezat küresel tekellere övünçle satıldı, yağmalandı. Ordu yıpratıldı. &#8220;Büyük Ortadoğu Projesi&#8221; adı altında kendine uyumlu bir eşbaşkan bulan ABD ertelenen projeyi uygulamaya koydu. </p>
<p>ABD 1991 yılında Kuveyt&#8217;i &#8220;kurtarmak&#8221; için  Ortadoğu&#8217;ya geldikten sonra 19 Mayıs 1992&#8242;de yapılan seçimlerden sonra Çekiç Güç desteğiyle 4 Ekim 1992&#8242;de  ABD İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya himayesinde &#8220;Kürt Federe Devleti&#8221; kuruldu. Ne &#8220;kırmızı çizgi&#8221; kaldı ne de pembe çizgi.  </p>
<p>11 Eylül 2001 New York terör saldırısından  sonra  ABD Irak’ı işgal etti ve Saddam rejimi Nisan 2003te yıkıldı. 2005 Şubatında  Irak’ta genel seçimler gerçekleştirildi. Kürdistan Ulusal Birlik listesi Irak genelinde %30 oy alarak Irak meclisine 70 milletvekili gönderdi.  Kürt Parlamentosu  Barzani’yi KFD Başkanı olarak seçti,   Talabani Irak Devlet Başkanı oldu. </p>
<p>Küresel kriz patlak verince &#8220;Yeni Dünya Düzeni&#8221; temellerinden sarsılmaya başladı. BOPçulardan biri suratına bir çift ayakkabı fırlatıldıktan sonra görevden alındı. Onun yerine  yeni bir yüz piyasaya sürüldü. Yeni  taktik gereği BOP yine bir süre ertelenebilir. Ama günün birinde mutlaka yeniden, belki de başka bir isimle, uygulamaya konacaktır. </p>
<p>Niye bu konuları aydınlarımız,  ödüllü yazarlarımız gündeme taşımıyor, deşmiyor, irdelemiyor? Niye kıyameti koparmıyorlar? Çünkü hepsi talimli, tembihli, ehli ve terbiye edilmiş bir haldeler. Başka kulvarlarda koşmaya yönlendiriliyorlar, kuzu kuzu eften püften konularla, Osmanlıyı yüceltmekle, Atatürk&#8217;ü karalamakla, Devrimleri ve Türklük değerlerini küçümsemekle meşguller.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hulki Can tarafından</title>
		<link>http://www.elestiri.org/cart-curt-dili-anabilim-dali-ve-edebiyati/#comment-959</link>
		<dc:creator>Hulki Can</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2009 10:35:43 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.elestiri.org/?p=150#comment-959</guid>
		<description>Ek olarak:


Kürtçe ve benzeri  dillerle yazılmış  eski metinler çok azdır, bir kısmı da düzmecedir. Bu diller   sözcük sayısı az, çağdaş uygarlıkta bir bilim ve iletişim dili  düzeyinde olmayan zenci Afrika  dilleri  gibi sözel kültürlerin ürünüdür. Bu kültürlerde töreler yazıyla değil, ses (insan sesi, davul, düdük), dans ve bellek yoluyla kuşaktan kuşağa iletilir. Doğu  kültürlerinde çokça görülen  benzer  gelenekler, ateş yakıp toplu halde hora tepmek, "zılgıt çekmek", bu kabile-aşiret benzerliğinin ortak  payandasıdır. Kabile dilleri gibi aşiret dillerinin de tarihi yoktur, yazılı kaynaklar çok azdır ve genelde çeşitli dillerden derlenmiş sözcük yığıntılarından oluşurlar.

Afrika dillerini en son   Joseph Harold Greenberg (1915-2001)  730 ayrı dil olarak tasnif etmiştir.  Öyle ki neredeyse her kabilenin,   hatta her insanın bile ayrı bir dili vardır. Bu bağlamda Afrikalı yazarlardan  Amadu Hampate Ba biraz da abartarak "her ölen bir ihtiyar, yanan bir kitaplıktır" demiş. Neyse ki kütüphane dememiş ! Günümüzde Afrikalı zenci yazarların çoğu Fransızca ya da İngilizce yazmaktadırlar. 

Avustralya kıtasının kırsal kesimde yaşayan yerli halk Aborijenlerin de 310 ayrı dil konuştuğu, bunlardan 50sinin ortadan kalktığı, geri kalan 260 çeşit dili de çeşitli yerel grupların konuştuğu saptanmıştır. Niye acaba Avustralya hükümeti bu yerel dilleri canlandırmak için bir çaba sarfetmiyor, televizyon kanalları kurmuyor, akademik birimler açmıyor ? Aslında Aborijence, Ukulelece, Lingalaca, Umbunduca gibi kabile dillerini bilip bilmemek ne kadar önemliyse  ülkemizdeki aşiret dillerini bilip bilmemek de o kadar önemlidir.  

Ben bu sitede ilk defa birinin  ben şuyum, buyum diyerek düzeysiz bir açıklama yaptığına tanık oluyorum. Söz konusu kişinin yazısındaki yazım hatalarına, anlatım bozukluğuna, ifade sefaletine değinmeyeceğim. Ancak, bu bile gösteriyor ki ülkemizde "Kürt sorunu" değil, bir "Kürtçülük sorunsalı"  vardır. Sorunsal diyorum çünkü onlar da savundukları şeyin çözümü olmayan, kuşkulu, kesin olmayan aşağılık kompleksinden kaynaklanan bir psiko-sosyal olgu olduğunun az çok farkındalar.

Kürtçülük  şoven, ırkçı, dinci ve çapulcu  yapısı gereği  karşı devrimci ve gerici bir harekettir.   Bunun böyle olduğunu düzenlenen sokak eylemlerinde görüyoruz. Buna "eylem" demek bile fazladır. Eylemin bir saygınlığı vardır. Buna ancak kargaşa  diyebiliriz. Ermeni, Yahudi, Rum  gibi azınlıklara   verilen haklar örnek gösterilerek aynı hakların  kavim, kabile ya da aşiret düzleminde kalmış olan yerel  gruplara tanınması toplumsal gerçeklikle  bağdaşmaz. 

Varlığı ve kökeni tartışmalı,  bilim ve edebiyat dışı kalmış, yaşam boyu hiç bir işe yaramayacak, gereğinden fazla payelendirilen  etnik dilleri öğrenmek yerine,  bir bilim ve yazın  dili olan Türkçeyi, sözcükleri doğru dürüst yazmayı ve telaffuz etmesini ve onun yanı sıra İngilizce, Almanca, Fransızca gibi  dünya dillerinden birini öğrenmek için çaba sarfetmek evrensel ve çağdaş bir yaklaşım olacaktır.  Bundan dolayı  etnik alt dillerle televizyon veya radyo yayını yapılması, bu dillerin okullarda seçmeli ders olarak okutulması, eğitim ve öğretim yapılması, üniversitelerde kürdoloji gibi birim ya da enstitülerin kurulması, akademik bölümlerin açılması yolundaki uygulama ve sosyal hezeyanlar de facto soytarılıktır. 

Aslında bu olgunun endokrinolojik ve etnokriminolojik açıdan da tetkik edilmesi gerektiği kanısındayım. Son bilimsel buluşlar DNA, genetik kodlar ve suç işleme eğilimi arasında sıkı bir ilişki olabileceğini olasılığını ortaya koymuş, hatta "suç kromozumu" bile bulunmuştur. Eğer kişilerde mevcut genlere göre suça yatkın olma söz konusu olabiliyorsa bu bir aile, bir grup, bir kabile, bir aşiret için de söz konusu olabilir. 

Günümüzde  ayrılıkçı terör ve çapulcu saldırganlığın güçlenmesinin  en önemli nedenlerinden biri Kürtçülüğün her geçen gün  demokratik ve kültürel haklar, yerel yönetimler, özgürlük gibi gerekçelerle başıboş bırakılmasıdır. 

Etnik renkler folklorik açıdan  bir ülkenin kuşkusuz zenginliğidir. Ancak, Türkiye hiç bir şekilde ilkel kavimlerin, aşiretlerin, törelerin ve etnik bir sorunun oyuncağı olamaz. Her ulus devlet, özgürlük ile başıboşluğun ayırdına varmak durumundadır. Hiç bir ülke kendi ulusal tümlüğünü tehdit eden kavmiyetçi, etnik, gerici, bölücü, dinsel ve siyasal öğeleri yüreklendirmez, desteklemez. 

Küresel egemenlerin baskısıyla Kürtçü şovenizm ve gericiliğin güçlendirilmesi için tüm kapılar ardına kadar açılırken ulusal kimliğimizin, bilincimizin, istencimizin ve cumhuriyet devrimleriyle büyük zorluklarla elde etmiş olduğumuz kazanımların ayaklar altına alınması kabul edilemez.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Ek olarak:</p>
<p>Kürtçe ve benzeri  dillerle yazılmış  eski metinler çok azdır, bir kısmı da düzmecedir. Bu diller   sözcük sayısı az, çağdaş uygarlıkta bir bilim ve iletişim dili  düzeyinde olmayan zenci Afrika  dilleri  gibi sözel kültürlerin ürünüdür. Bu kültürlerde töreler yazıyla değil, ses (insan sesi, davul, düdük), dans ve bellek yoluyla kuşaktan kuşağa iletilir. Doğu  kültürlerinde çokça görülen  benzer  gelenekler, ateş yakıp toplu halde hora tepmek, &#8220;zılgıt çekmek&#8221;, bu kabile-aşiret benzerliğinin ortak  payandasıdır. Kabile dilleri gibi aşiret dillerinin de tarihi yoktur, yazılı kaynaklar çok azdır ve genelde çeşitli dillerden derlenmiş sözcük yığıntılarından oluşurlar.</p>
<p>Afrika dillerini en son   Joseph Harold Greenberg (1915-2001)  730 ayrı dil olarak tasnif etmiştir.  Öyle ki neredeyse her kabilenin,   hatta her insanın bile ayrı bir dili vardır. Bu bağlamda Afrikalı yazarlardan  Amadu Hampate Ba biraz da abartarak &#8220;her ölen bir ihtiyar, yanan bir kitaplıktır&#8221; demiş. Neyse ki kütüphane dememiş ! Günümüzde Afrikalı zenci yazarların çoğu Fransızca ya da İngilizce yazmaktadırlar. </p>
<p>Avustralya kıtasının kırsal kesimde yaşayan yerli halk Aborijenlerin de 310 ayrı dil konuştuğu, bunlardan 50sinin ortadan kalktığı, geri kalan 260 çeşit dili de çeşitli yerel grupların konuştuğu saptanmıştır. Niye acaba Avustralya hükümeti bu yerel dilleri canlandırmak için bir çaba sarfetmiyor, televizyon kanalları kurmuyor, akademik birimler açmıyor ? Aslında Aborijence, Ukulelece, Lingalaca, Umbunduca gibi kabile dillerini bilip bilmemek ne kadar önemliyse  ülkemizdeki aşiret dillerini bilip bilmemek de o kadar önemlidir.  </p>
<p>Ben bu sitede ilk defa birinin  ben şuyum, buyum diyerek düzeysiz bir açıklama yaptığına tanık oluyorum. Söz konusu kişinin yazısındaki yazım hatalarına, anlatım bozukluğuna, ifade sefaletine değinmeyeceğim. Ancak, bu bile gösteriyor ki ülkemizde &#8220;Kürt sorunu&#8221; değil, bir &#8220;Kürtçülük sorunsalı&#8221;  vardır. Sorunsal diyorum çünkü onlar da savundukları şeyin çözümü olmayan, kuşkulu, kesin olmayan aşağılık kompleksinden kaynaklanan bir psiko-sosyal olgu olduğunun az çok farkındalar.</p>
<p>Kürtçülük  şoven, ırkçı, dinci ve çapulcu  yapısı gereği  karşı devrimci ve gerici bir harekettir.   Bunun böyle olduğunu düzenlenen sokak eylemlerinde görüyoruz. Buna &#8220;eylem&#8221; demek bile fazladır. Eylemin bir saygınlığı vardır. Buna ancak kargaşa  diyebiliriz. Ermeni, Yahudi, Rum  gibi azınlıklara   verilen haklar örnek gösterilerek aynı hakların  kavim, kabile ya da aşiret düzleminde kalmış olan yerel  gruplara tanınması toplumsal gerçeklikle  bağdaşmaz. </p>
<p>Varlığı ve kökeni tartışmalı,  bilim ve edebiyat dışı kalmış, yaşam boyu hiç bir işe yaramayacak, gereğinden fazla payelendirilen  etnik dilleri öğrenmek yerine,  bir bilim ve yazın  dili olan Türkçeyi, sözcükleri doğru dürüst yazmayı ve telaffuz etmesini ve onun yanı sıra İngilizce, Almanca, Fransızca gibi  dünya dillerinden birini öğrenmek için çaba sarfetmek evrensel ve çağdaş bir yaklaşım olacaktır.  Bundan dolayı  etnik alt dillerle televizyon veya radyo yayını yapılması, bu dillerin okullarda seçmeli ders olarak okutulması, eğitim ve öğretim yapılması, üniversitelerde kürdoloji gibi birim ya da enstitülerin kurulması, akademik bölümlerin açılması yolundaki uygulama ve sosyal hezeyanlar de facto soytarılıktır. </p>
<p>Aslında bu olgunun endokrinolojik ve etnokriminolojik açıdan da tetkik edilmesi gerektiği kanısındayım. Son bilimsel buluşlar DNA, genetik kodlar ve suç işleme eğilimi arasında sıkı bir ilişki olabileceğini olasılığını ortaya koymuş, hatta &#8220;suç kromozumu&#8221; bile bulunmuştur. Eğer kişilerde mevcut genlere göre suça yatkın olma söz konusu olabiliyorsa bu bir aile, bir grup, bir kabile, bir aşiret için de söz konusu olabilir. </p>
<p>Günümüzde  ayrılıkçı terör ve çapulcu saldırganlığın güçlenmesinin  en önemli nedenlerinden biri Kürtçülüğün her geçen gün  demokratik ve kültürel haklar, yerel yönetimler, özgürlük gibi gerekçelerle başıboş bırakılmasıdır. </p>
<p>Etnik renkler folklorik açıdan  bir ülkenin kuşkusuz zenginliğidir. Ancak, Türkiye hiç bir şekilde ilkel kavimlerin, aşiretlerin, törelerin ve etnik bir sorunun oyuncağı olamaz. Her ulus devlet, özgürlük ile başıboşluğun ayırdına varmak durumundadır. Hiç bir ülke kendi ulusal tümlüğünü tehdit eden kavmiyetçi, etnik, gerici, bölücü, dinsel ve siyasal öğeleri yüreklendirmez, desteklemez. </p>
<p>Küresel egemenlerin baskısıyla Kürtçü şovenizm ve gericiliğin güçlendirilmesi için tüm kapılar ardına kadar açılırken ulusal kimliğimizin, bilincimizin, istencimizin ve cumhuriyet devrimleriyle büyük zorluklarla elde etmiş olduğumuz kazanımların ayaklar altına alınması kabul edilemez.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
