Ana Sayfa » Bireyler ve Toplum, Genel Konular

Cart Curt Dili Anabilim Dalı ve Edebiyatı !

27 Şubat 2009 17 Görüş Eleştİrmen: Hulki Can

Ansiklopedik kaynaklara bakacak olursak, ünlü Encyclopedia Americana “Kürtçe, Kürtler, Kürt” gibi başlıklar, ya da, açılımlar yapmaya bile gerek görmemiş.  Ansiklopedide bir tek “Kürdistan” başlığı var ki bu terim de siyasal değil, ancak, coğrafi anlamda kullanılıyor. Başlık altında Kürtler hakkında şunlar yazıyor:

“They are freedom-loving, proud and brave people, about whom a reputation for violence has been engendered”  (Onlar özgürlüğü seven, gururlu ve cesur insanlar olup şiddete olan eğilimleriyle ünlenmişlerdir.)

Kürtlerden bir “millet” ya da “ulus” olarak değil de, şiddete eğilimi olan “insanlar” olarak söz edilmesi tuhaf değil mi ? Yoksa “şiddet eğilimi” günümüzde “terör eğilimi”ne mi dönüştü acaba ?

Öyleyse, Kürt diye bir “ulus” ya da  “milletin” olup olmadığı bile tartışmaya açıktır.  Her etnik grup veya aşiret ulus olabilir mi? Etnik gruplar asla “millet” tanımlamasına giremez. Çünkü böyle bir kültür, birikim ve bilinçleri yoktur. Rastlantılar, tarihsel koşullar, göçler, ekonomik sorunlar ve savaşlar sonucunda böyle gruplar oluşur. “Kürt milleti” terimi yapay, zoraki, Sevres artığı dayatılan bir tanımlamadır.

KÜRTÇE DİYE BİR ANADİL VEYA DİL VAR MIDIR ?

Anadil, bir ulusun konuştuğu ortak dildir. Lehçe ise, bir anadilin tarihsel, siyasal, toplumsal ve ekinsel nedenlerle  değişik bölgelerde,  sesçil, yapısal, şekilsel ve sözcüksel bakımdan birbirinden ayrılan kollarıdır. Türkçenin Çuvaş ve Yakut gibi iki uzak lehçesi vardır.

Salt sesçil ve şekilsel farklar gösteren anadilin kollarına ise şive denir.  Örneğin, Anadolu, Azeri, Özbek, Kazak, Gagavuz  şiveleri gibi.  Bazı dilbilimciler bunlara “yakın lehçeler”  derler.

Ağız ise, bir anadilin  salt ses farklılıklarına dayanan söyleyiş şeklidir. Dilbilgisi, sözcükler,  yazı dili aynıdır. Ancak bazı sesler, değişik şekilde söylenir. Rumeli ağzı, Karadeniz ağzı vb.

Kürt olarak tanımlanan etnik gruplar Farsça, Türkçe veya Arapça gibi dilleri konuşurlar. Ancak, dilleri dönmediğinden, konuştukları Türkçe nasıl kabaysa, konuştukları Farsça ve Arapça’da kabadır. Bu kaba Türkçeyi nasıl ki ayrı bir dil olarak tanımlamak mümkün değilse, aynı şekilde, konuştukları öbür iki dili de ayrı diller olarak tanımlayamayız. Çoğunluk Kürtlerin konuştuğu dil  Fars (İran) dilinin bir lehçesi, hatta daha doğrusu şivesidir. Bazı sözcüklerin karşılaştırması şöyledir:

Türkçe           Farsça            Kürtçe

Kar                  barf                  berf

İlk                    yakem              yekem

Kurt                 gorg                 gurg

Rüzgar             bad                  ba

Sakal               riş                    riş

Söylemek         goftan              gotin

Tok                 der                   ter

 Farsça bugün Ortadoğu bölgesinde, İran ve Afganistan’da konuşuluyor.  Ve bugün bir Afganlı veya İranlı, bir Kürdün konuştuğu Farsçayı  rahatlıkla anlayabilmektedir. Ansiklopedi şöyle yazıyor:

“Most Kurds speak a western Iranian language”  (Kürtlerin çoğu Batı İran dili konuşur.)

Batı İran dili ne demek ? Batı Farsça. Yani konuştukları dil Farsça’nın batı şivesi.  Öyleyse, dilleri dönmediğinden, Farsça’yı doğru dürüst konuşamadıklarından bu dile Kürtçe denmesi mantıklı mıdır ? Demek ki, Kürtçe diye bir anadil veya dil yoktur.  Öyleyse, Kürt edebiyatı diye de bir şeyden de söz etmemiz akıl dışı ve saçmalığın daniskasıdır. 

İmdi, bu   yukarıdaki ansiklopedik bilgiler Encyclopedia Americana,  1977 baskısı , Cilt 16, s: 558 den alınmıştır. Ansiklopedinin yeni baskılarında “şiddete eğilim” ve “Batı İran Dili” gibi kabul edilemez (!) yanlışlıkların (!) mutlaka ve mutlaka düzeltilmiş olduğunu varsayıyorum ! Yoksa ne ? Koskoca ansiklopedi ABD, AB ve İsrail politikalarına meydan mı okuyor ? !!!

YANLIŞ HESAP NEREDEN DÖNER ?

Tüm bu gerçeklere rağmen, siyasal çıkarlar söz konusu olduğunda gözleri hiçbir şey görmeyen Avrupa ülkeleri, en başta İngiltere, Fransa ve daha sonra ABD ile AB  Türkiye’yi parçalamak için bir aşireti ulus yapma çabalarına kalkışmış, uyduruk bir tarih ve tarihsel kahramanlar, uyduruk bir edebiyat, düzmece bir alfabe ile yapay bir dil ve bir millet oluşturulmaya girişilmiştir. 

Araştırmacı M. Cengiz Yılmaz 2000’li yılların başından bu yana,  küresel egemenlerin dünyaya dayattığı   ordo ab chao” (kaos’tan kaynaklanan düzen) stratejisi gereği; ezilen kesimler arasındaki çelişkileri kışkırtarak; dinsel, mezhepsel, etnik, ırkçı kurgularla yöresel, bölgesel, ulusal ve uluslararası bir kaos ortamı yaratıp, dünya halkları üzerinde  sözde liberal-demokrat,  özde oligarşik ve faşist bir yapı oluşturmayı hedefleyen bir felsefi, stratejik ve eylemsel süreç içinde olduğumuzu belirtiyor. Hedef Irak gibi Türkiye’yi işgal edip parçalamaktır. Bu olmazsa B planı, o olmazsa C, D, E ve harflerin yetmeyeceği kadar olasılığı ve kurguyu zamanla devreye sokup çıkartarak bu yolda yürümelerinden asla vazgeçmeyecekleri açıktır.

İmdi, çingenelerin yaşadığı bölgeye “Çingenistan” desek, sonra ülkemizde “Çingene sorunu” vardır desek, bunların kendilerine özgü şivelerine, ağızlarına,  da “Çingence” desek, sonra bir alfabe uydursak,  hadi bakalım terör yapın, millet olun, kurun devletinizi desek, sonra da çingence yayın yapan bir TV kanalı oluştursak, üniversitelere de “Çingen Dili ve Edebiyatı” diye bir bölüm açsak… ne dersiniz ?

Siz hiç “Kuşdili Anabilim Dalı” diye akademik bir bölüm duydunuz mu? Ama bundan sonra duyarsanız şaşırmayın. Hatta bu yasayla koruma altına bile alınabilir. Bugün yapılan ve yapılmakta olan soytarılıkların bundan hiçbir farkı yoktur.

Bazı “öfkeli” köşe yazarlarının yaptığı gibi Kürtleri dışlamak ve ayrımcı şoven yazılar yazmak Türk-Kürt iç savaşına katkıda bulunmaktan başka bir şeye yaramaz.  Öncelikle bilinmesi  gereken şudur: Atatürk “ne mutlu Türk olana” dememiştir. “Ne mutlu Türküm diyene” demiştir. Birincisi ırkçı bir söylemdir. İkincisi ulusal bir söylemdir. Bu ülkedeki herkes Türk vatandaşı ve yurttaşıdır ve ayrımcılık yapılmaz. Temel ilke budur.

17 Görüş »

  • Volkan Çınar dedi ki:

    Sayın Hulki Can,

    Belirttiğiniz ansiklopediden bir cümle alıp Kürtlerin millet ya da ulus olmadıkları kanısına varmanız gerçekten hayret verici. Aynı ansiklopedide diğer ırklardan da “insanlar” olarak bahsediyordur. Fakat bilginin tamamını okursanız bir yere varabilirsiniz.

    Yazınızda bahsettiğiniz bazı terimleri incelemek istedim,

    Etnik grup, ortak tarihsel ve kültürel kimliği paylaşan insan grubudur.

    Ulus, belli bir sınırlar dahilinde devleti ve bayrağı olan zümredir.

    Millet, ortak bir geçmişi, kültürü ve dili paylaşan insanlardır.

    Aşiret, belli bir coğrafyada din, dil, kan ya da evlilik bağı bulunan gruplardır.

    Sadece Türkiye’de 15 milyon civarında Kürt vatandaşımız bulunduğuna göre ve bu vatandaşlarımızın ortak bir dil ve geçmişi olduğuna göre Kürtlere etnik grup ya da Irk demek mantıklıdır. Fakat Türkiye’de yaşayan Kürtler bir ulus değildir.

    Kürtçe’ye gelirsek, bunun İran’ın bir lehçesi olduğunu söylemişsiniz oysa ki yine tek bir cümleden çıkarım yapmışsınız. Çoğu ansiklopedi de ise Kürtçe hakkında “Kurdish belongs to the northwestern sub-group of the Iranian languages” yani Kürtçe İran dillerinin alt gruplarından birine dayanır deniyor. Bu bir lehçedir demiyor tıpkı Türkçe’nin Altay dil grubuna dayanıp Farsça, Arapça, İngilizce gibi bir çok dilden etkilenmiş olması gibi.

    Son olarak siz kendi tabiriniz ile Kürtçe’yi kaba bulabilirsiniz, sevmeyebilirsiniz, mağara dilidir diyebilirsiniz hatta böyle bir dil yokta diyebilirsiniz. Fakat unutmayınki ülkenin bir köşesinde insanlar bu şekilde konuşarak yaşayıp, anlaşıyorlar. Siz onları dışladıkça, hor gördükçe sorunlar asla bitmeyecektir.

  • fizikci dedi ki:

    “kart kurt” felsefesiyle(!) yazılmış bir yazı. Ciddiye alınacak bir tarafı yok.

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    Teşekkürler Sn Çınar yazınızı dikkatle okudum. Haklı olduğunuz yönler tabi ki var. Ancak Sn Fizikçi iyi bir eleştirmen olmak istiyorsa şunu öğrenmelidir ki “ciddiye alınacak bir tarafı yok” türünden söylemler ciddiye alınacak saptamalar değil, bir karşı eleştiri veya eleştirel yöntem de değildir ve bilimsel düzeyden yoksundur. Çünkü o zaman eleştirmek yerine “bu saçmalıktır, bu ciddi değildir, bu palavradır” diyerek her şeyi kestirip atalım.

    Kürtlerin bir millet (ulus) olmadığı kanısına varmam, ya da, Kürtçenin Farsçanın bir şivesi olduğu yolundaki görüşüm tek bir tümceden yola çıkarak vardığım bir sonuç değil. Kürtçe’nin ayrı bir dil olduğu, Hint Avrupa grubu içinde yer aldığı tartışmalıdır. Özellikle Kürtler ve Ermeniler üzerinden Türkiye’ye yapılan siyasal baskılar ve oyunlar nedeniyle bu konulardaki kuram ve görüşleri çekinceyle karşılamak gerekir. “Ermeni soykırımı” iddiası gibi bu konudaki kuramlar bilimsel ve tarihsel olmaktan çok siyasal tercihlere dayanır ve ne tarihçiler ne de dilbilimciler arasında ortak bir görüş yoktur. Özellikle dillerin sınıflandırılmasında neredeyse dilbilimci sayısı kadar kuram vardır.

    Ansiklopediden aldığım o tümceleri sadece örnek olarak verdim. Çünkü ABD ve AB politikasıyla çelişen bir durum söz konusu ! Hem de bir Amerikan ansiklopedisinde! Ama bu durumun ansiklopedinin yeni baskılarında mutlaka düzeltilmiş olacağını varsayıyorum!

    Kürtler tarih boyunca bir ulus olmamış, günümüze kadar aşiretler halinde yaşamışlardır. Türkiye’de 40tan fazla etnik grup içinde Yahudi, Ermeni, Kürt ve Rumları çok yakından tanıma olanağım oldu. İlkokuldayken komşularımız Ermeni ve Rumdu. Lise ve üniversite döneminde bir çok Yahudi, Ermeni, Kürt arkadaşım oldu. Ama en yakınlarım Kürtler oldu ve hala çok sıkı fıkı görüşürüz.

    Biz tarih boyunca kimseyi dışlamamışız ama hep içlemişizdir. Bugün burada dışlanan Türklerdir. Biz Kürtleri istiyoruz ama, bir bölüm Kürtler Türkleri istemiyor ve Türkleri en büyük tehdit ve düşmanları olarak görüyor. “Arte” başta olmak üzere yabancı TV kanallarındaki röportajları bir izleyin bakalım. Kürtler ABD, İsrail ve AB’nin verdiği gazla Türkiye’den ayrı bağımsız bir devlet kurmak istiyorlar. İşte bakın Barzani 27 Şubat 2007de İtalya’ya gitti ve bir devlet başkanı gibi Kürt bayraklarıyla karşılandı.

    Bugün Kürtler üzerine oynanan oyunlar 1919-1925 yılları arasında İngiliz ve Fransızların Anadolu’da oynadığı oyunların devamıdır. Bu tarihlerde ülkede 20den fazla isyan ve ayaklanma olmuş, Pomaklar, Çerkezler, Abazalar, Kürtler, Pontus Rumları bağımsız devletler kurmak için başkaldırmışlardır. Midyat, Nusaybin, Konya, Gönen, Bayburt, Biga, Erzincan ve daha 30dan fazla yerleşim biriminde çeşitli etnik gruplarca isyanlar çıkmıştır. Ünlü Şeyh Sait isyanı denilen Kürt isyanını örgütleyen ve arka çıkan İngiltere’dir. Biz bu isyanı bir Kürt ayaklanması olarak görmemek inceliğinde bulunmuşuz Kürt isyanı yerine Şeyh Sait isyanı deyip sineye çekmişizdir.

    Tüm bunlara rağmen gerek Osmanlı, gerek cumhuriyet yönetimlerinde bu topraklarda hiçbir Kürt ve etnik grup dışlanmamış, Nazilerin yaptığı gibi bir ayırımcılık politikası izlenmemiştir. Devletin böyle bir politikası zaten yoktur. Başta Kamuran İnan olmak üzere bir çok siyasetçi, sanatçı, yazar, bilim adamı, iş adamı Kürtler arsından çıkmıştır. Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin ihmal edilmesinin nedeni, ya da, oradaki halkların gelişmesine en büyük engel aşiretler, ağalar, şeyhler, pirler, tarikatlar, dinsel ve töresel etmenlerdir.

    Doğuda bambaşka bir düzen ve yapı vardır. Halk ve köylü toprak sahibi olamaz. Toprak ve arazi aşiretindir ve genelde bir veya bir çok köyü, bucağı, beldeyi denetiminde tutan soydan aşiret reisinindir. Ağaların çocukları yurt dışında okur, fakat köylü çocuğunu ilkokula bile göndermekten kaçınır ! Cumhuriyet yönetimi bile oradaki kemikleşmiş aşiret-feodal-dinsel yapıyı kırmayı başaramamıştır. Bazılarımız toprağın neye bu kadar önemli olduğunu anlamayabilir Ne var ki özellikle doğuda uğrunda çalışmaya değen, uğrunda savaşılmaya değen, uğrunda ölmeye değen tek şey topraktır, çünkü kalıcı olan tek şey odur.

    Kurtuluş Savaşında küresel egemenlere karşı savaşmış Kürtlerin nasıl olup da onların maşası haline geldikleri ve Türkiye’yi bölmek için küresel güçlerin dümen suyuna girmeleri ibret vericidir. AB kapısında bekletilmemizin nedeni budur. Yani Avrupa Türkiye’nin bölünmesini, çözülmesini bekliyor. Ondan sonra AB’ye girebiliriz. Şimdi girersek toprak bütünlüğü AB kapsamında güvence altına alınmış olacağından bölünme söz konusu olamaz. Bu nedenle mevcut sınırlarını koruyarak Türkiye’nin ABye girmesi olanaksızdır.

    Yüzyıllardır bölge halklarını sömüren, toprak reformuna karşı çıkan aşiret reisleri, tarikat şeyhleri ve toprak ağaları kendilerini kurtarmak için bir siyasal parti oluşturup halkın öfkesini Türkiye Cumhuriyeti’ne yönlendirmekte ve onu hedef göstermektedirler. Oysa tepetaklak edilmesi gereken töreler, tarikatlar, aşiret reisleri, şeyhler ve ağalardır. Kürtler bağımsız da olsa bu feodal-dinsel yapıdan kurtulamayacaklar ve bugünün feodal reisleri yarının egemen politikacıları olacaktır. Yani Kürt halkı için bir şey değişmeyecektir.

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    Düzeltme: 27 Şubat 2009 olacak

  • doğubayazıtlı dedi ki:

    ben bir kürdüm ve hem kürtçe hem farsça hemde türkçe biliyorum zazacayı çat pat biliyorum şimdi gelde senin bu basit tezini çürüteyim tamam kabul kürdçe; zazaca farsça afganca hintçe ingilizce ispanyolca yunanca ……. daha bir çok dile benzer çünkü hepsi hint-avrupa dil grubundadır ya türkçe altay-ural dil grubundan olduğu halde neden hem sami dillerden hemde hint-avrupai dillerden konuşulan dilin 100de 70ini almıştır:

    “C” harfi: Doğada yansıma (onomatope, bu da Yunanca) seslerden türeyen sözcükler dışında bu harfle başlayan Türkçe sözcük yoktur.

    “F” harfi: Türkçe’de bu harf yoktur

    “H” harfi: ” ”

    “J” harfi: ” ”

    “L” harfi: ” ”

    “M” harfi: ” ”

    “N” harfi: ” ”

    “P” harfi: ” ”

    “R” harfi: ” ”

    “Ş” harfi: ” ”

    “V” harfi: ” ”

    “Z” harfi: ” ”

    bu harflerle başlayan türkçe sözcük yok

    Çoluk çocuğuna verdiğin isimler:

    Ahmet,Müjde, Mehmed, Mahmud, Hasan, Hüseyin, Ali, Veli, Zeki, Akil, Hatice, Besim, Ayşe, Fatima, Leyla, Sema, Zehra, Nur, Sumeyye, Nazan, Asuman, Bulend, Hudai, Hakkı, Hűsameddin, Necmeddin, Nureddin, Nasreddin, Zulfikar, Samed, Affan, Mustafa, Halil, Kűbra, Esra, Selma, Sűha, Reha, Baha, Handan, Cavidan, Ceyda, Salih, Hayreddin, Burak, Mervan, Berivan, Baran, Necmi, Műbeccel, Mukadder, Mahsun, Mazlum, Abdullah, Berfe-Berfin, Helin, Mahir, Erkan, Műzeyyen, Muhtar, Őmer, Bekir, Osman, Medar, Halim, Halis, Bermal, Segbetullah, Nasuh, Nadir, Numan, Şükrü, Şükran, Şeref, Adem, Ídris, Serab, Kemal, Kamil, Hazal, Şevval, Şakir, Şahab, Zakir ve daha binlerce isim Arapça-Farsça-Kűrtçe değil mi? Melisa (Yunanca: Bal arısı anlamında), Műge (Fransızca Muguet-bir çiçek), Fulya (Yunanca-bir çiçek), Demet, Sibel (Demati, Kibele. Yunanca) ve daha onlarca Hristiyan ismini neden kullanıyorsun?

    Senin şehirlerin-kasabaların-semtlerin?

    İstanbul; Yun Constantinopoli, Edirne: Yun; Adrianopoli, Çanakkale: Yun; Dardanos, İzmir: Yun; Smyrni, Antalya: Yun; Atalya, Manisa: Yun; Magnisia (Magnezyum alanı anlamında), Mudanya: Latince; Montanya (Dağlık anlamında), Bursa: Yun; Brusa, İzmit: Yun; Nikomidia, Sakarya: Yun; Sangario, Malatya: Yun; Meleti, Tarsus: Yun; Tarsos, Mersin: Yun; Mirthos, Mirsini, Antakya: Yun; Antiohia, Adana: Yun; Âdana, Ordu: Yun; Kotioro, Trabzon: Yun; Trapezunda (Yamuk, trapez biçiminde olan), Rize: Yun; Riza (Kök anlamında), Giresun: Yun; Kerasunda (Kirazlık), Amasya: Yun; Amatia, Tokat: Yun; Evdoksia (Güzel kanaat anlamında), Urfa: Kürtçe; Rıha, Siirt: Kürtçe; Sêrt, Kars: Kürtçe; Qers, Erzurum: Arapça; Arz-ı Rum, Galata: Yun; Galatas (Sütçü), Pera: Yun, Afyon: Yun-Lat; Opion-Opium (Esrar anlamında), Muğla: Yun; Mugla, Faroz: Yun; Faros (Fener), Yoroz: Yun; Giros (Dönen anlamında), Bartın; Yun; Parthena (Bâkire), Balıkesir: Yun; Paleokastro (Eski Kale), Kastamonu: Yun; Kastromoni (Keşişler kalesi), Ankara: Yun-Lat; Angyra-Anchyre (Çapa anlamında), Fatih: Arapça, İcâdiye: Arapça, Kayseri: Yun; Kiseriya (Kayserler’in, Kisralar’ın yeri), Sivas: Yun; Sewastia (Sevasmos: Saygı kelimesinden mülhem, saygın şehir mânâsına), Keşan: Yun; Kesani, Enez: Yun; Ainos (Enos), Assos: Yun; Asos, Efes: Yun; Efesos, Ladik: Yun; Laodikya (Yun. Laos: Halk kelimesinden mülhem), Beytüşşebab: Ar, Beşiri: Ar, Halfeti: Ar, Nevşehir: Farsça, Uludağ: Yun; Olimpos’tan mülhem-bozma), Haznedar: Ar-Farsça, Ayasofya: Yun; Ağia-Sofia (Aziz Hikmet anlamında), Mühürdar; Ar-Farsça, Üsküdar: Yun; Skudari, Bakırköy: Yun; Makri Hori (Uzun köy), Ortaköy: Yun. Mezo Hori (Orta Köy’den çevirme), Foça: Yun; Fokia (Foklar), Elazığ: Ar; El-Aziz, Konya: Yun; İkonium (İkonalar şehri), İmroz: Yun; İmbros, Antep: Ar; Ayntab, Bolu: Yun; Poli (Şehir anlamında), Safranbolu: Yun-Farsça, Silifke: Yun; Silifkis ve daha sayısız yerleşim!

    Yemeklerin-tatlıların-içkilerin ne âlemde?

    Çorba; Farsça; Zırbe (Sarmısak çorbası anlamında), Yahnî: Farsça, Lahmacun: Ar, Kebab: Ar, Biryan-Büryan (Püryan): Farsça; Kebab, pişmiş et anlamında, Lokum: Ar, Peş Melba: Fr; Pêche Maelba (Melba Şeftalisi anlamında, Avusturya’daki Maelba düşesine ithaf edileb şeftalili bir tatlı), Lalanga: Yun; Lalaga (Kızartma anlamında), Nuriye: Ar, Şŭbiyet: Ar, Makarna: İtalyanca Makaroni, Spagetti: İt, Pizza: İt, Pasta: İt, Hamburger; İng-Alm, Bira: İt, Şarab: Ar, Konyak: Fr, Whisky: İng, Keşkül: Farsça (dilenci kabı anlamında), Milfőy (Mille-feuilles): Fr (Bin yaprak, bin tabaka anlamında), Şerbet: Ar, Şurub: Ar, Şıra (Şire): Farsça, Şirden (Şirdan): Farsça, Likőr (Liqueur Fr, Liquor-Lat), Krem Karamel: Fr, Palamut: Yun; Palamida, Gulaş (Guyaş); Macarca. Daha neler var!

    Peki hayvanların?

    Hayvan: Arapça, “Ayakta kalan, diri kalan, hayy kalan anlamında, Akreb: Ar, Fâre: Ar, Kedi: Hint-Avrupa dillerinden, Beygir: Farsça-Kürtçe: Bergir, Akbaba: Farsça-Arapça: Uqab, Öküz: Hint-Avrupa dillerinden, Zürafa: Ar, Fil: Ar, Timsah: Ar, Krokodil: Yun, Piton: Yun, Boa: Güney Amerika yerli dili, Jaguar: Güney Amerika yerli dilinde “Orman’ın Hayâleti” anlamında, Kukumav: Yun; Kukuvaya, Papağan: Latin Amerika yerli dilleri, Kalkan: Yun, Kefal: Yun, Lüfer: Yun, İzmarit-İstavrit-İspari-İspendik-Levrek-İspermeçet-İspinoz-İskorpit: Yun. Hepsini buraya çağırsam sığmazlar!!!

    Türkçe mi? dese, biz de şöyle bir baksak:

    Çiçek: Farsça (Çeçek), Nebât: Arapça, Sebz: Farsça; yeşil anlamında, Hububat: Ar, Bakla: Ar, Bakliyat: Ar, Baklava: Ar, Gül: Farsça, Karanfil: Yunanca (Garifalo), Müge: Fr; Muguet, Menekçe: Farsça-Kürtçe; Binevş, Sümbül: Farsça, Fulya: Yunanca, Krizantem: Yunanca, Ortanca: Yun (Hortensia), Glayöl: Fr-İng, Lâle: Farsça, Manolia: Yun., Anemon: Yun; Dağ lâlesi, Kâkûle: Farsça, Zencefil: Arapça; Zencebil, Tarçın: Ar, Domates: Meksika yerlilerinin dilinden, Çay: Çince, Kahve: Ar, Şeker: Hint-Avrupa dillerinden, Açalya: Yun; Azalea, Barbunya: Yun, Reyhan: Arapça-Farsça, Fesleğen: Vasilikos (Krallara lâyık yiyecek anlamında), Turunç: Farsça, Portakal-Mandalin: Hint-Avrupa dillerinden, Narenc-Narenciye: Fars.Greyfurt: İng; Grape-fruit, Brokoli: İt, Şebboy: Farsça (Şeb: Gece kelimesinden mülhem), Papatya: Yun; Papadia, Kaktüs: Amerika yerli dilinden, Safran: Farsça, Nişasta: Farsça, Limon: Hint-Avrupa dilleri’nden, Kivi: Avustralya yerli dili, Avokado: Güney Amerika yerli dili, Ökaliptus: Yun; Ev-Kalips: Hoş, güzel gonca anlamında, Gonca: Farsça, Şeftali: Farsça (Şeftalû), Gülnâr: Farsça; Nar çiçeği anlamında, Köknar: Yun; Kukunari, Zeytin: Ar; Zeytûn, Meşe: Farsça, Kiraz: Yun; Kerasi (Giresun ismi de oradan, Kirazlık), Vişne: Yun; Visine, Lahana: Yun, Pırasa: Yun. Ve daha binlercesi yabancı!

    SAYIN ÇOK ‘BİLGİLİ’ VE ÇOK ‘ZEKİ’ KARDEŞİM BUDA SANA CVP EĞERKİ YÜZÜN TUTUYORSA CVP YAZARSIN ……BİJİ ZİMANE KURDA

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    KÜRTÇE DİYE BİR DİL
    Öncelikle şunu belirteyim: Konumuz Türk dili değil, dil olup olmadığı bile tartışmalı olan bir aşiret dili ile ilgilidir.
     
    İran yaylası ve çevresindeki alan içinde konuşulan dillere İran dilleri denir. Bilinen en eski İran dilleri Avesta ile Farsça’dır (Pers dili). Avesta Zerdüştlüğün dinsel metinlerinin diliydi. Farsça Pers dilinden doğmuş, Arapça, Türkçe ve Moğolca’dan bir çok sözcük almıştır. Farsça’nın ilk izlerine Ahemeni imparatorluğu yazıtlarında rastlanır (MÖ 6-4 yz).
     
    MS 10.cu yüzyıldan itibaren bir çok elyazma metinle belgelenen Farsça gelişerek hem yazı, hem konuşma dilinde diğer bölgesel dillerden daha baskın bir konuma ulaşmıştır. Tacikistan’da konuşulan Farsça’ya ulusal kaygılarla Tacikçe denilir. Dari denilen Afgan saray Farsça’sı da Afganistan’ın iki resmi dilinden biridir. Diğer dil Afganca denilen yine Fars kökenli Paştu’dur (Peştu da denir). O halde, aslında İran dil öbeğinin temelini Farsça oluşturur diyebiliriz.
     
    Dilbilimci Minorski’ye göre Kürtçe kuzey batı İran dili, D.N. Mackenzie’ye göre güney batı İran dilidir. Bu dilin Kurmanci ve Sorani olarak iki lehçeye ayrıldığı öne sürülse de bu görüşler tartışmalıdır. Bazıları Kürtçe ile Kurmanci’yi aynı dil olarak kabul eder. Bunun yanı sıra Zazaca (Zazaki), Gorani, Süleymani, Mukri, Badinani gibi dillerin de lehçe, ya da, alt dil olup olmadığı konusunda dilbilimciler arasında bir uzlaşı yoktur. Yöreden yöreye, köyden köye büyük dil farklılıkları görülebilir.
     
    Bazı dilbilimcilere göre Zazaki denilen Zazaca, Kırmancki ve Dimli olmak üzere iki lehçeden, Almanya Frankfurt Zaza Dil Enstitüsü’ne göre ise, Kuzey Zazaca (Dersim, Erzincan, Sivas, Muş, Erzurum ); Merkez Zazaca (Palu, Elazığ, Bingöl); Güney Zazaca (Siverek, Gerger, Mutki, Diyarbakır, Malatya ) olmak üzere üç lehçeden oluşur. Kuzey ile Güney lehçeleri, Merkez Zazacadan o kadar farklıdır ki anlaşmaları oldukça zordur.
     
    Farsçanın konuşulduğu ve yayıldığı coğrafi bölgede çeşitli dinsel ve etnik gruplar ile aşiretlerin varlığı, bölgenin yüksek dağlar ve derin vadilerle birbirinden ayrılmış olması çok çeşitli dil, lehçe ve ağızların doğmasına yol açmıştır. Öyle ki bunların dil, lehçe veya ağız olarak tanımlamaları bile tartışmalıdır. Haritada birbirine çok yakın görünse de mevsimsel ve coğrafi koşullar nedeniyle iletişim güçlüğü yaşandığından yerleşim birimleri arasında çok keskin dilsel farklar gözlemlenmektedir. Aynı durum 39 çeşit dilin konuşulduğu ve birçok etnik grubun yaşadığı dağlık Kafkaslar için de geçerlidir.
     
    Kürt olarak tanımlanan etnik gruplar Farsça, Türkçe veya Arapça gibi dilleri konuşurlar. Ancak, dilleri dönmediğinden, konuştukları Türkçe nasıl kabaysa, konuştukları Farsça ve Arapça’da kabadır. Bu kaba Türkçeyi nasıl ki ayrı bir dil olarak tanımlamak mümkün değilse, aynı şekilde, konuştukları öbür iki dili de ayrı diller olarak tanımlamak zordur. Çoğunluk Kürtlerin konuştuğu dil Fars (Pers, İran) dilinin bir lehçesi, hatta daha doğrusu şivesidir.
     
    Farsça bugün Ortadoğu bölgesinde, İran ve Afganistan’da konuşuluyor. Ve bugün bir Afganlı veya İranlı, bir Kürdün konuştuğu Farsçayı rahatlıkla anlayabilmektedir. Araştırmacı Dr. Peter Alford Andrews “Türkiye’de Etnik Gruplar” kitabında bu dilin bölgeler ve yerleşim birimlerine göre Kurmanci, Zazaki (Zazaca), Gorani gibi çok değişik şivelerle konuşulduğunu belirtir (s: 152-174).
    Oysa, başka dilbilimciler Zazaki, Gorani, Sorani’yi Kürtçe (Kurmanci) den ayrı bir dil olarak kabul ederler. Aşiretler arasında da çok farklı diller ve şiveler olduğu bilinmektedir. Yani tek bir Kürtçe dilinden ve şivesinden bahsetmek mümkün değildir.
     
    HAÇLI FAKTÖRÜ
    Tüm bunlara benim eklemek istediğim bir diğer önemli olgu Haçlı faktörüdür. 1095 de başlayıp 1289a kadar 193 yıl boyunca süren Haçlı Seferlerinin Güneydoğu Anadolu ve Ortadoğu Bölgesinin sosyal, kültürel ve dilsel yapısını derinden etkilediğini göz ardı edemeyiz. Tarihçiler genelde Haçlı Seferlerinin Avrupa’da yarattığı etkiler üzerinde durur. Oysa, bu seferlerin Doğuda oluşturduğu kültürel, dilsel, dinsel etkiler üzerinde de durmak gerekir.
     
    Franklardan oluşan ilk Haçlı ordusunun 1099da Urfa bölgesini işgal ederek burada Edessa Kontluğu adı altında bir Hristiyan Latin devleti kurduğu, Haçlı Seferleri süresince ordudan ayrılan, tutsak edilen, bir daha ülkesine dönmeyen, kaçak veya yaralı bir çok Frank (Fransız), İngiliz, İtalyan ve Alman askerin o bölgedeki halklara karıştığı, sığındığı ve eridikleri (asimile) bilinmektedir. Bunun yanı sıra Haçlı şövalyelerince Adana’da Klikya Ermeni Krallığı, Lübnan’da Tripoli Kontluğu, Filistin’de Kudüs Krallığı ve Hatay’da Antakya Prensliği kurulmuş, Edessa Kontluğu Urfa, Antep, Maraş, Adıyaman, Malatya, Diyarbakır, Tunceli illerini topraklarına katmıştır. Yine bu bölgede askeri amaçlı bir çok kale inşa edilmiştir.
     
    Edessa devletinin başı Frank kontu Baldwin de Boulogne daha sonra Kudüs Kralı ünvanını alır. 1144 yılına kadar bölgede egemen olan bu kontluğun ve diğer Latin devletlerinin bölgeyi sosyal ve kültürel olarak etkilemesi kaçınılmazdır.
     
    Bu tarihsel olgudan dilbilimciler pek söz etmez. Ancak, Haçlı devletlerinin Güneydoğu Anadolu ve Antakya’daki varlığı hem Avrupa dillerindeki bazı sözcükler ile yazımsal özelliklerin (dişil-eril ayırımı gibi) yerel dillere aktarılmasına, hem de yöre halkının ırksal ve genetik yapısının değişmesine yol açtığı açıktır. Yoksa Farsça’da olmayıp salt Avrupa dillerine özgü dilsel özelliklerin yerel alt dillere herhalde gökten zembille indiğini söyleyecek değiliz. Genelde Kurmanci (Kürtçe), Sorani, Zazaki, Lorani gibi alt dillerde görülen Avrupalı sözcüklere benzer sözcükler, dişil eril ayırımı ve bölge halklarında seyrek de olsa rastlanan renkli göz, sarışınlık, kızıl saçlılık gibi kuzey ırklarına özgü genetik baskın özellikler başka ne şekilde açıklanabilir ?
     
    Dişil eril ayırımın Arapça, Türkçe ve Farsça’da olmayışı bu dillerin güçlü dilsel yapıları gereği buna direndiklerini, ancak diğer aşiret-etnik dillerin güçsüz yapıları nedeniyle buna direnemediği ve değişime uğradıklarını gösterir. Yani erillik ve dişillik Kürtçü dilbilimcilerin iddia ettiği gibi övünülecek bir özellik değil, dilsel bir zayıflık göstergesidir. Bu da Kürtçe’nin karma ve derleme bir alt dil olduğunu güçlendiren kanıtlardan biridir.
     
    Türkçe’de yerleşik “radyo, telefon, hit, taksi, mersi, otomobil, otobüs, faks, teleks” gibi sözcüklerin olması nasıl ki Türkçe’nin Hint-Avrupa dili olmasına bir gerekçe oluşturmuyorsa, Kürtçedeki Avrupa kökenli sözcüklerle erillik-dişillik, bu dilin apar topar Hint Avrupa dil grubuna dahil edilmesine gerekçe olarak gösterilemez. Çünkü ona bakarsanız Kürtçe’de 3080 Türkçe sözcükle 2000 Arapça sözcük bulunduğu saptanmıştır.
     
    ETNİK DİLLER
    Bir ulus devlet sınırları içinde etnik alt dillerin ön plana çıkartılması, ya da, arka plana itilmesinde siyasal hesaplar ve kaygılar olduğu açıktır. Siyasal hesap çirkin, emperyalist ve gerici bir tuzak, siyasal kaygı ulusal ve olağan bir tepkidir. Eğer insanlık tek dil konuşabilseydi, iletişim evrensel ve uluslararası olacak ve insanlar birbiriyle çok daha kolay iletişim kurabilecek, bölünmeler ve gruplaşmalar olmayacaktı. Çeşitli dil ve alt dillerin varlığı insanlar arasında iletişimi güçleştiren bir etmendir. Bu nedenle, yerel ve etnik alt dillerin korunması değil, ancak hızla tasfiye edilmesi doğru bir yaklaşım olabilir.
     
    Güya anadilimizi öğrenelim diye tepişenlere son olarak şunu söylemek isterim: varlığı ve kökeni tartışmalı, dandik dundik, ne idüğü belirsiz, yamalı bohçadan farksız, yaşam boyu hiç bir işe yaramayacak olan aşiret dillerini öğrenmektense adam gibi Türkçe konuşmasını, dilbilgisi kurallarını, sözcükleri doğru dürüst telaffuz etmesini, yazmasını ve onun yanı sıra İngilizce, Almanca gibi dünya dillerinden birini öğrenin.

  • Eyyam AĞA dedi ki:

    Kürt dili diye bir dil yoktur. Türk çenin yazıtları binlerce yıllardan beri tabletlerde yazılı iken neden Kürtçe tabletler yoktur?
    Biz doğuda şunu gayet iyi biliyoruz ki; birbirine çok yakın kürt köylerinden kişiler bir araya geldiklerinde bile kürtçe anlaşamaz, hemen aralarında Türkçe konuşmaya başlar. Kürtçe farsçanın çok ama çok fazla bozulmuş halidir. Farsça eğitim de ortadan kalkınca bu dili kullanma eğilimdeki insanlar bilgi mahrumiyetinde kalmışlardır.

    Bir dilin kıymetli olabilmesi için o dilin ticari ve sınai ile bilim dilinde kullanılıyor olması gerekmektedir. Bu manada kürtçe diye varedilmeye çalışılan dilin aslında bir dil olmadığına varma zamanı çok yakındır.

    Bahsettiğim manada dilin ehemmiyeti olmadığından zaten kürtçe dil kurslarına da teveccüh olmamıştır.

    Kürtçe diye var edilmeye çalışılan dilin amacı bellidir, bu amaç emperyalistlerin emellerine hizmet etmeye yarayacak araçtır.

    Çin de yüzyıllardır eğitimi var olan Çin ce topluluklar arasında tam olarak anlaşmaya yetişmemiş, ulus Mandarin adı verilen resmi bir Lehçeyi asıl kabul etmiştir. Çin de tv lerde her türlü programlarda Mandarin lehçesi ile alt yazı vardır, seslendirme de mümkün ise bu şekildedir. Devlet birlikteliği sağlamak için mecbur tutmuştur.

    Devletler sadece bir dili resmi dil olarak kabul etmek zorundadır ve her türlü dokümantasyon bu dil ile yapılmak zorundadır. Ulus devlet bireyleri bu dil ile sosyal işlerini tamamlar. Bildiği diğer diller onun zenginliğidir. Ulus devlet bireyleri her türlü dili öğrenmekte serbesttir, hürdür. Ama kendisinin öncelikli gördüğü dili ulusa dayatmak zorunda değildir. Kürtçe dayatılamaya çalışıldığından hatta ve hatta kürtlere bile dayatılamaya çalışıldığından sorun olmaktadır.

    sayın Hulki CAN ı bilimsel ve akılsal yaklaşımlarından ve bilime katkılarından dolayı kutluyorum. Kendisinin dil konusundaki yazdıklarından kesinlikle en az üç dört dil bildiği anlaşılıyor.

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    Ek olarak:

    Kürtçe ve benzeri dillerle yazılmış eski metinler çok azdır, bir kısmı da düzmecedir. Bu diller sözcük sayısı az, çağdaş uygarlıkta bir bilim ve iletişim dili düzeyinde olmayan zenci Afrika dilleri gibi sözel kültürlerin ürünüdür. Bu kültürlerde töreler yazıyla değil, ses (insan sesi, davul, düdük), dans ve bellek yoluyla kuşaktan kuşağa iletilir. Doğu kültürlerinde çokça görülen benzer gelenekler, ateş yakıp toplu halde hora tepmek, “zılgıt çekmek”, bu kabile-aşiret benzerliğinin ortak payandasıdır. Kabile dilleri gibi aşiret dillerinin de tarihi yoktur, yazılı kaynaklar çok azdır ve genelde çeşitli dillerden derlenmiş sözcük yığıntılarından oluşurlar.

    Afrika dillerini en son Joseph Harold Greenberg (1915-2001) 730 ayrı dil olarak tasnif etmiştir. Öyle ki neredeyse her kabilenin, hatta her insanın bile ayrı bir dili vardır. Bu bağlamda Afrikalı yazarlardan Amadu Hampate Ba biraz da abartarak “her ölen bir ihtiyar, yanan bir kitaplıktır” demiş. Neyse ki kütüphane dememiş ! Günümüzde Afrikalı zenci yazarların çoğu Fransızca ya da İngilizce yazmaktadırlar.

    Avustralya kıtasının kırsal kesimde yaşayan yerli halk Aborijenlerin de 310 ayrı dil konuştuğu, bunlardan 50sinin ortadan kalktığı, geri kalan 260 çeşit dili de çeşitli yerel grupların konuştuğu saptanmıştır. Niye acaba Avustralya hükümeti bu yerel dilleri canlandırmak için bir çaba sarfetmiyor, televizyon kanalları kurmuyor, akademik birimler açmıyor ? Aslında Aborijence, Ukulelece, Lingalaca, Umbunduca gibi kabile dillerini bilip bilmemek ne kadar önemliyse ülkemizdeki aşiret dillerini bilip bilmemek de o kadar önemlidir.

    Ben bu sitede ilk defa birinin ben şuyum, buyum diyerek düzeysiz bir açıklama yaptığına tanık oluyorum. Söz konusu kişinin yazısındaki yazım hatalarına, anlatım bozukluğuna, ifade sefaletine değinmeyeceğim. Ancak, bu bile gösteriyor ki ülkemizde “Kürt sorunu” değil, bir “Kürtçülük sorunsalı” vardır. Sorunsal diyorum çünkü onlar da savundukları şeyin çözümü olmayan, kuşkulu, kesin olmayan aşağılık kompleksinden kaynaklanan bir psiko-sosyal olgu olduğunun az çok farkındalar.

    Kürtçülük şoven, ırkçı, dinci ve çapulcu yapısı gereği karşı devrimci ve gerici bir harekettir. Bunun böyle olduğunu düzenlenen sokak eylemlerinde görüyoruz. Buna “eylem” demek bile fazladır. Eylemin bir saygınlığı vardır. Buna ancak kargaşa diyebiliriz. Ermeni, Yahudi, Rum gibi azınlıklara verilen haklar örnek gösterilerek aynı hakların kavim, kabile ya da aşiret düzleminde kalmış olan yerel gruplara tanınması toplumsal gerçeklikle bağdaşmaz.

    Varlığı ve kökeni tartışmalı, bilim ve edebiyat dışı kalmış, yaşam boyu hiç bir işe yaramayacak, gereğinden fazla payelendirilen etnik dilleri öğrenmek yerine, bir bilim ve yazın dili olan Türkçeyi, sözcükleri doğru dürüst yazmayı ve telaffuz etmesini ve onun yanı sıra İngilizce, Almanca, Fransızca gibi dünya dillerinden birini öğrenmek için çaba sarfetmek evrensel ve çağdaş bir yaklaşım olacaktır. Bundan dolayı etnik alt dillerle televizyon veya radyo yayını yapılması, bu dillerin okullarda seçmeli ders olarak okutulması, eğitim ve öğretim yapılması, üniversitelerde kürdoloji gibi birim ya da enstitülerin kurulması, akademik bölümlerin açılması yolundaki uygulama ve sosyal hezeyanlar de facto soytarılıktır.

    Aslında bu olgunun endokrinolojik ve etnokriminolojik açıdan da tetkik edilmesi gerektiği kanısındayım. Son bilimsel buluşlar DNA, genetik kodlar ve suç işleme eğilimi arasında sıkı bir ilişki olabileceğini olasılığını ortaya koymuş, hatta “suç kromozumu” bile bulunmuştur. Eğer kişilerde mevcut genlere göre suça yatkın olma söz konusu olabiliyorsa bu bir aile, bir grup, bir kabile, bir aşiret için de söz konusu olabilir.

    Günümüzde ayrılıkçı terör ve çapulcu saldırganlığın güçlenmesinin en önemli nedenlerinden biri Kürtçülüğün her geçen gün demokratik ve kültürel haklar, yerel yönetimler, özgürlük gibi gerekçelerle başıboş bırakılmasıdır.

    Etnik renkler folklorik açıdan bir ülkenin kuşkusuz zenginliğidir. Ancak, Türkiye hiç bir şekilde ilkel kavimlerin, aşiretlerin, törelerin ve etnik bir sorunun oyuncağı olamaz. Her ulus devlet, özgürlük ile başıboşluğun ayırdına varmak durumundadır. Hiç bir ülke kendi ulusal tümlüğünü tehdit eden kavmiyetçi, etnik, gerici, bölücü, dinsel ve siyasal öğeleri yüreklendirmez, desteklemez.

    Küresel egemenlerin baskısıyla Kürtçü şovenizm ve gericiliğin güçlendirilmesi için tüm kapılar ardına kadar açılırken ulusal kimliğimizin, bilincimizin, istencimizin ve cumhuriyet devrimleriyle büyük zorluklarla elde etmiş olduğumuz kazanımların ayaklar altına alınması kabul edilemez.

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    Buraya kadar ortaya konan eleştirel görüşlere ek olarak Türk kamuoyunca pek bilinmeyen ve biraz da üstü örtülmeye çalışılan, gözden kaçmış olabilecek bazı tarihsel olgulara yeniden dikkat çekmek ve hatırlatmak istiyorum. Çünkü tarihsel arka plan bilinmeden yapacağımız saptamalar havada kalabilir. Ayrıca bu konuların başka platformlarda, hele medyatik anlı şanlı köşe yazarlarımız tarafından tartışıldığına, irdelendiğine pek tanık olmadım.

    Osmanlı hükümetinin 10.8.1920de kabul ettiği ve imzaladığı 317 maddeden oluşan Sèvres antlaşmasının hiçbir zaman yürürlüğe girmediği yolundaki resmi ve bilinen iddialar doğru değildir. Antlaşma geçersiz bile addedilse bir çok maddesi zamanla uygulamaya konmuştur.

    Antlaşma hükümlerince Ermenistan devleti kurulmuş (Madde 28), petrol bölgeleri Musul, Kerkük elimizden çıkmış (Madde 94), Suriye, Irak ayrı bir devlet olmuş (Madde 95-96), Filistin’de milli bir Yahudi devleti kurulmuş (Madde 97), Hicaz denilen Suudi Arabistan bağımsız olmuştur (Madde 98).

    Antlaşma kapsamında kurulması öngörülen, ancak kurulması geciken tek devlet Kürdistan olmuştur. Sèvres antlaşmasının 63 ve 64.cü maddelerine göre Kürt aşiretlerinin millet yapılması ve bir Kürt devletinin kurulması kabul edilecekti:

    Türkiye Fırat nehrinin doğusunda, Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölgede bir Kürt “mahalli muhtariyet” (yerel özerklik) projesini kabul edecekti. Bu “proje”, İstanbul’daki İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir kurul tarafından hazırlanacaktı.

    Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra bölgenin “Kürt ahalisi” Milletler Cemiyetine başvurarak Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türkiye’den bağımsız olmayı istediğini kanıtlar, ve Milletler Cemiyeti bunu onaylarsa Türkiye bu bölgedeki tüm haklarından vazgeçecekti. Bu durumda Musul’daki Kürtlerin bu bağımsız Kürt devletine katılması da engellenmeyecekti.

    (Kaynak: Milletlerarası Önemli Meseleler, Dr. Reşat Sagay, T. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1972)

    Peki böyle bir devletin kurulmasını itilaf devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya, ABD) neden ısrarla istiyordu? Asıl amaç ne idi? Asıl amaç Musul-Kerkük petrollerini kukla ve cahil bir yönetimle denetim altında tutmak ve olası bir Rus saldırısına karşı yeni bir tampon devlet oluşturmak idi. Peki niye bu devlet Ermenistan gibi hemen kurulmadı da ilk önce “mahalli muhtariyet” gündeme geldi? Çünkü doğudaki aşiretlerde bir millet olma bilinci, niteliği ve bir devlet kurmak için gerekli eğitimli insan gücü, siyasetçi, donanım, kadro, araç, gereç yoktu da ondan.

    Onun için öncelikle özerklik verilecek, Türk üniversitelerinde öğrenim görecek geleceğin Kürtçü hukukçu ve siyasetçileri yavaş yavaş yetiştirilecekti. Projenin eğitim ayağı uygulamaya kondu ancak, bölgesel özerklik projesi uygulamaya konamadı. Neden? Çünkü o sıralarda Türkiye Kurtuluş Savaşını başlatmış, Türkler ve Kürtler işgalcilere karşı birlikte çarpışıyordu.

    Bunun üzerine proje “ertelendi”. Ama iptal edilmedi. Ertelenen proje elverişli ortamı bulunca uygulamaya konacaktı. Nitekim öyle oldu. Türkiye içi boşaltılan bir şirket, hortumlanan bir banka gibi haraç mezat küresel tekellere övünçle satıldı, yağmalandı. Ordu yıpratıldı. “Büyük Ortadoğu Projesi” adı altında kendine uyumlu bir eşbaşkan bulan ABD ertelenen projeyi uygulamaya koydu.

    ABD 1991 yılında Kuveyt’i “kurtarmak” için Ortadoğu’ya geldikten sonra 19 Mayıs 1992′de yapılan seçimlerden sonra Çekiç Güç desteğiyle 4 Ekim 1992′de ABD İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya himayesinde “Kürt Federe Devleti” kuruldu. Ne “kırmızı çizgi” kaldı ne de pembe çizgi.

    11 Eylül 2001 New York terör saldırısından sonra ABD Irak’ı işgal etti ve Saddam rejimi Nisan 2003te yıkıldı. 2005 Şubatında Irak’ta genel seçimler gerçekleştirildi. Kürdistan Ulusal Birlik listesi Irak genelinde %30 oy alarak Irak meclisine 70 milletvekili gönderdi. Kürt Parlamentosu Barzani’yi KFD Başkanı olarak seçti, Talabani Irak Devlet Başkanı oldu.

    Küresel kriz patlak verince “Yeni Dünya Düzeni” temellerinden sarsılmaya başladı. BOPçulardan biri suratına bir çift ayakkabı fırlatıldıktan sonra görevden alındı. Onun yerine yeni bir yüz piyasaya sürüldü. Yeni taktik gereği BOP yine bir süre ertelenebilir. Ama günün birinde mutlaka yeniden, belki de başka bir isimle, uygulamaya konacaktır.

    Niye bu konuları aydınlarımız, ödüllü yazarlarımız gündeme taşımıyor, deşmiyor, irdelemiyor? Niye kıyameti koparmıyorlar? Çünkü hepsi talimli, tembihli, ehli ve terbiye edilmiş bir haldeler. Başka kulvarlarda koşmaya yönlendiriliyorlar, kuzu kuzu eften püften konularla, Osmanlıyı yüceltmekle, Atatürk’ü karalamakla, Devrimleri ve Türklük değerlerini küçümsemekle meşguller.

  • Berika Yaşam dedi ki:

    İŞTE BİLİNEN EN ESKİ KÜRTÇE ŞİİR
    BI HEVRE
    Xwazdî ez tu hevre bin
    Bi hevreherin xorînê
    Wer dê bihêrin kotra bin
    Bang dîn bi hevre narînê
    Dwînî kotra hêra bûm
    Awaz ji cir dixwînê
    Fîrabîl û beyaban
    Hawar ji dest evînê
    Ez tu watu yek dil wîn
    Hêzan cwadi wînê
    Vêra pêkra hifne wîn
    Bircînê ya binvînê

    (TÜRKÇESİ)

    BİRLİKTE
    Birlikte geçen günleri özlüyorum
    Hele sabah çıkıp gidişimizi
    Seninle dağlara çıkar dolaşırdık
    Birlikte söylerdik şarkılarımızı
    Ben o dağların ruhundan öğrenmiştim
    Ta yürekten candan sölemeyi
    Hem dağlarda hem kırlarda hem sahralarda
    Ei aman,medet aşkın elinden yani
    İkimiz tekbir gönül olmuşken
    Sonbahar gelip böyle ayırdı bizi
    Ancak birlikte olunca küflenmez aşk
    Ya bağır bir ses ver ya da uyu hadi

    Boraboz
    (Süryani Papaz) isimli şaiirin M.Ö. 3-4 yüzyıldan kalma bir
    şiiri.Bilinen en eski yazılı Kürt şiiri olarak gösteriliyor.İran’da
    19.yüzyılda İngiliz arkeologlar tarafından bulunan bu şiir,bir mezar
    taşının üzerine kazılıymış

  • Berika Yaşam dedi ki:

    ŞEREFNAME
    Şerefname, Bitlis Hükümdarı Şeref Han tarafından 1597 yılında yazılmış bir Kürt tarihidir. 403 yıl önce, bir yönetici ve bilim adamı tarafından yazılmış bulunan bu eser, Kürtler için gerçekten paha biçilmez bir değerdedir. Kürtlerle ilgilenen tüm Kürdoloğ ve araştırmacılar, Şerefname’nin önemini vurgulamaktadırlar. Tarih boyu var olan, ancak İslamiyet’ten sonra, özellikle 9. yüzyıldan bu yana Kürtlük damgasını taşıyan kimi devlet, kimi sultanlık, kimi hükümdarlık veya beylik şeklinde ortaya çıkan kurum ve statüleri birer birer ortaya çıkarmaya çalışan Şeref Han’a; Kürt halkı minnet ve şükran borçludur. Şeref Han, Şemseddin Han’ın oğlu ve Osmanlılarla 1514′te ittifak andlaşmasını imzalıyan ünlü Şeref Han’ın torunudur.

    Bitlis hükümdarlarının ünvanları “Emir” veya “Hakim” olarak geçer. Ancak isimlerini saydığım 3 hükümdarın her üçüne de İran Şahı Tahmasp tarafından ve emirname ile bu “Hanlık” rütbeleri verilmiştir. İşin ilginç yanı bu 3 önemli hükümdar Osmanlılara büyük hizmetler görmüş, ancak rütbe ve ünvanlarını İran Şahlarından almışlardır. Birinci Şeref Han 1508′lerde bir gurup Kürdistan Melik, Emir ve Beylerine öncülük yaparak, bağlılıklarını bildirmek ve Şah İsmail’le anlaşmak üzere gittiğinde, Safevi Şah’ı tarafından zindana atılıyor; bir yolunu bulupta kaçtığında, Bitlis’in Safevi işgalini kaldırmaya çalışarak Roşkanlıkların güçlerinin bir imparatorluğa yetmiyeceğini görüyor; bunun üzerine zaman, mekan ve fırsatları çok iyi değerlendirerek; Mevlana İdris’i ve Muhammed Ağa Keloki’yi görevlendirerek Sultan Selim Han’la diyalog kurarak, 1514 Amasya Andlaşması’nın gerçekleşmesinde önemli öncülük görevinde büyük bir başarı sağlıyor.

    1533′te, İran’ın Azerbeycan Genel Valisi Ulame Tekelu adındaki bir fesat, Osmanlı tahtına iltica ederken; Şeref Han’a karşı bir tutum alarak, O’nu Kanuni Sultan Süleyman’a kötülüyor, Sultan kuşkuya düşerek, Bitlis yönetimini keyfi bir kararla ve Amasya şartlarına uymuyan bir tutumla Ulame’ye veriyor, Osmanlılarla Roşkililer arasında 1533 ve 1534 yıllarında iki savaş oluyor; birinci savaş 3 ay sürüyor ve İran Şahı, Şah Tahmasp, Bitlis’in imdadına geliyor, Şah’ın geldiğini duyan Osmanlı ve Kürt Beylerinin orduları ablukayı kaldırıp Bitlis’i terkediyor ve bu münasebetle İran tarafına geçen Şeref Han, Şah Tahmasp’tan hem “Hanlık” ünvanını ve hem de bütün Kürdistan’ın “Beylerbeyliği” ve “Kürdistan ordularının başkomutanı” görevlerini dalıyor. Bu rütbe ve makamını bir “fermanname” ile resmileştiriyor.(1) Ertesi yıl (1534) Tatık Ovası’nda katledilen bu Şeref Han’ın oğlu Emir Şemseddin, babasının yerine tahta çıktı. Şeref Han’ı katleden Osmanlı ordusu korkudan Bitlis’e girmedi. Daha doğrusu tahta çıkması gereken Ulame, böyle bir riski göze alamadı.

    Ordu ve beraberindeki Kürdistan Hükümdarları’nın kuvvetleri Van’a doğru hareket ettiler.(Bu tarihte Gevaştan ve Adılcevazdan başlayarak, Hakkari ve tüm o bölgeler İran Şahlığı’nın egemenliğinde idi.) 1535′te Osmanlı ve Kürdistan orduları İran’a ve Irak’a sefer yapmak üzere Kürdistan’da toplandığında, Bitlis Hakimi Emir Şemseddin, Osmanlı Sultanlığı’na bağlılığını bildirmek üzere İbrahim Paşa’nın karargahına gitti, ilgi gördü, hükümdarlığı onaylandı ve bu sefere kendisi de katılarak, daha sonra sefere katılan Sultan Süleyman’ın yanında aylarca kaldı ve Sultanın ilgisini gördü. Dönüşte ve Bitlis bölgesinde Osmanlı Ordusu karargahını kurup dinlenirken, Sadrazam İbrahim Paşa, Sultanın iradesi ile Bitlis’i saraya bırakıp Malatya ve Maraş vilayetlerini almalarını istedi.

    Emir Şemseddin teklifi kerhen kabul ederek, Bitlis’i terketti, ancak, Malatya’ya gitmedi. Bütün hızıyla Şah Tahmasp’a iltica etti. Emir Şemseddin İran’da öldü. Şah’ın maiyetinde bir çok bölgede valilik yaptı. “Hanlık” rütbesini Şah Tahmasp’tan aldı. Orda evlendi. Torun Şeref Han, orda doğdu, büyüdü, Şahın sarayında okudu, en iyi şekilde eğitildi, Şirvan’a, Geylan’a ve en sonunda Nehcivan’a hükümdarlık yaptı. “Hanlık” rütbesini aynı Şah’tan aldı ve 1579′da Osmanlı Sultanı III. Murad tarafından “baba ve atalarından miras kalan Bitlis Hükümdarlığı’nın yönetiminin başına geçmek üzere O’nu ülkesine çağırdı ve affetti.” İran Sarayı’nda okuyup eğitim gören, önemli İran eyeletlerinde hükümdarlık yapan, okuyan, araştıran ve İran arşivlerini karıştıran Şeref Han, tarih biliminden başka bir çok dalda bilgin bir yöneticidir. Bunun için Şerefname’nin değeri büyüktür ve Kürtler için “Şerefname”, bir onurdur, bir şereftir

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    ŞEREFNAME HK.

    1. Şerefname 16cı yüzyıl sonunda 1596da “Farsça” yazılmıştır. Kürt aşiretlerinin, daha doğrusu aile ve sülalelerin, tarihini anlatır. Yani buna “Kürt tarihi” demek biraz zorlama olur.

    2. Bazı Kürtçülerin iddia ettiği gibi Şerefname “Kürtçe” yazılmamıştır. Bu da Kürtçe diye bir dil olmadığını gösteren önemi bir kanıttır. Kürtlerde millet bilinci olsaydı zaten bu eser o zaman “Kürtçe” yazılırdı.1667de Türkçeye çevrilmiştir.

    3. Şerefname’yi yazan Şeref Han “Bitlis hükümdarı” değil, “Bitlis emiri” dir. Hükümdar ile emir arasında dağlar kadar fark vardır. Öyle hükümdar olmak o kadar kolay değildir. Hükümdar “padişah, şah” anlamındadır. Emir ise bir “aşiretin başı, bey, reis” gibi anlamlarda kullanılır. Kürt beylerinin ünvanlarını veya rütbelerini başkomutan maşkomutan diye yükselterek Kürt aşiretlerinin geçmişte büyük devletler kurduklarını kanıtlamaya çabalamak bilimsel ve objektif yaklaşımlar değildir.

    4. Şeref Han’ı bugün anladığımız anlamıyla bir “yönetici” ve “bilim adamı” olarak kabul etmek olanaksızdır.

    5. Şeref Han’ın annesi Türkmendir.

    6. Şeref Han önceleri İran’da valilik yaptı. Daha sonra Türk-İran savaşı sırasında Lala Mustafa Paşa’nın önerdiği Bitlis Emirliğini kabul ederek Osmanlı hizmetine girdi. (1578)

    7. Kürtlerin geçmişte devletler, imparatorluklar kurdukları yolundaki iddialar tamamen düzmece olup Kürtçüler tarafından propaganda malzemesi olarak kullanılır. Bu tür çürük ve temelsiz iddiaların her zaman çekinceyle karşılanması gerekir. Bunlara kanmak isteyen kanar. Benzer hezeyanları ciddiye almak mümkün değildir. Böyle hezeyanlara dayanarak kurulacak bir yapay uydu devletin yöneticileri de ancak kukla maskotlar olurlar.

    8. Güçlü ulusların arasına sıkışmış olan etnik kümeler tarihsel gelişim ve evrimsel aşamalara ayak uyduramadan günümüze kadar kabileler veya aşiretler halinde gelmişlerdir. Bunun böyle olması ve etnik grupların geri kalmışlığının başlıca nedenleri çok katı gelenekler ve şeriatçı törelerle korunan sınırlı bireysel ve toplumsal ilişkiler, tarım, avcılık ve hayvancılık düzeyinde sürdürülen kapalı ekonomik feodal yapı, büyük toprak sahipleri, beyler, aşiret reisleri, şeyhler, pirler, tarikatlardır.

    19.cu yüzyılın ikinci yarısında petrolün stratejik önemi ve değeri anlaşılınca o tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu elinde olan Musul, Kerkük ve Arabistan petrollerine el koymak için başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkeleri Türkiye ve İran’daki azınlık ve etnik grupların kışkırtılması projesini uygulamaya geçirmiştir.

    1991-2003 yılları arasında ülkemizde konuşlandırılmasına izin verilen Çekiç Güç aslında bizim için büyük bir startejik tehditti. Çekiç Güç’ün misyon ve vizyonu Kürdistan’ın kuruluşuna destek vermek, bölgeye olası bir Türk müdahalesini önlemek, gerektiğinde tampon bir bölge oluşturarak Türkiye’yi tecrit edip Güneydoğunun Irak Kürdistanı ile örgensel birleşmesini sağlamaktı.

    Tüm bu gerçeklere rağmen, siyasal çıkarlar söz konusu olduğunda gözleri hiçbir şey görmeyen Avrupa ülkeleri, en başta İngiltere, Fransa ve daha sonra ABD, İsrail ile AB  Türkiye’yi parçalamak için Sevres artığı planlarla bir aşireti ulus yapma çabalarını sürdürmekte, uyduruk bir tarih ve tarihsel kahramanlar, uyduruk bir edebiyat, düzmece bir alfabe ile yapay bir dil ve bir millet oluşturulması sürmektedir.

    Türk halkı bu oyunu bozacaktır.

    Ek bilgi için bakın: Kürt Aşiretleri ve Yakın Tarih Üzerine Notlar (I-II-III) http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=77782

  • sserkan dedi ki:

    Arkadaşlar,
    Ben Kürt kökenli değilim, Türk olduğumu sanıyorum(DNA ya da herhangi bir test yaptırmadığım için olasılıklı konuşuyorum.)

    Eğer amaç kavga dövüşse, mevcut argümanlar bizi pek bir yere götüremeyecek. Şu harfle, bu tabletle, o kitapla yola çıkarsanız durumu çok yanlış algılarsınız. Binlerce yılı, bölgeden gelip geçmiş yüzmilyonlarca insanı 2 kitap, üç kelime vs. açıklayamaz.

    Öncelikle, bahsettiğiniz Coğrafya, Van gölünden basra körfezine kadar inin oradam Şama kadar gidin, ortaya çıkan o üçgen, dünyanın ve insanlığın pislik soyağacını çıkartır. Her türlü trajedinin kaynağıdır ki, neyse, bu şu an ki konumuz değil.

    - Bir yerlerin gerçek sahibi diye bir şey yoktur. Daha güçlü olup kendi nüfuzunu kabul ettirebilmişler vardır. O an güçlü olan, hızlı olan, organize olan kavim kimse onun borusu ötmüştür.

    - Kürtler idari oluşumlar içinde az yer almışlardır, ve tarihte devlet, beylik olarak az etkinlikleri vardır. Bunun ana sebebi yaşam süresi ve coğrafyadır. Bir Moğol insanı Bir Kürt insanından daha güçlü değildir. Fakat adamlar ovada yaylada (coğrafya müsait + pek çok koşul da uygun) çığ gibi büyüyüp çoğalmış tüm anadoluya kadar her yerin anasını ağlatmışlardır. Gel de aynı şeyi dağda yap bakalım. Bu yüzden, belli azınlıkları tarihte şunu yapmışlar bunu yapamamışlar diye eleştirmek hatalıdır, tüm çevre koşullarının, siyasi koşullarında bir dökümünü vermek gerekir.
    Yaşam süresinden kastım ise şudur, Allahın bozkırında 10.ooo kişiyi bir araya toplarsanız önünüze kata kata gelirsiniz, Hazara dayandığınızda bir bakarsınız ki 100.000 kişi olmuşsunuz. Aynısını Kürt coğrafyasında yapmaya kalktığınızda -yapamazsınız ya- sağın ordu, solun ordu en fazla bir kaç ayda tüketirler seni. Coğrafya da yaşam ne kadar eski ve köklü ise o kadar kapanda kalırsın.

    - Türkçe pek çok dilden etkilenmiştir. Aynı yüzyılda dağlarda, öz türkçe konuşan(dağlı=izole demektir, dilini kaybedecek, yozlaştıracak etkileşimlerden uzaktır) bir alevi halk ozanının şiirine bakınız, bir de aynı yıllarda saraylı bir adamı inceleyiniz, fark çok aşikardır.

    - Eğer Kürtlere şu ya da bu sebepten hakaret etmeyi hak gören varsa, aşağılayan varsa, ben şunu söyleyeyim, biz Türkler kılıç zoruyla silah zoruyla din değiştirdik. Demek ki türklerde zoru görünce hemen inancını değiştirecek kadar X bir millet öyle mi?

    Burası bir coğrafya. sınırları belli, ve günümüzde hiç bir ülke kolay kolay coğrafyasını bırakmaz. Arjantin’in dibinde ada var(falkland) ama ingiltere benim diyor, kolombiya’nın dibinde ülke var üstünde hollanda yazıyor, öyle kolay değil birinden 1 cm2 toprak almak. Yani mevcut isyanlar da, propagandalar da, savaşlar da, bazı çıkarlar elde etmek için yapılıyor toprak için değil. Tabii ki bunun halka ve kamuoyuna sunumu, özgürlük, toprak , ülke vb. şu bu olacak bunlar normal saptırmalar. Öze bakmalı öze.

  • yılmaz dedi ki:

    Eğer Kürtlere şu ya da bu sebepten hakaret etmeyi hak gören varsa, aşağılayan varsa, ben şunu söyleyeyim, biz Türkler kılıç zoruyla silah zoruyla din değiştirdik. Demek ki türklerde zoru görünce hemen inancını değiştirecek kadar X bir millet öyle mi?

    sadece mekkedeki insanları müslüman yapabilmek için 3 kere savaşılmış. din değiştirmek parti yada takım değiştirmeye benzemez. bak kürtlere biraz dış destek para gelince beraber yaşadıkları türklere bile ihanet eden bir insan topluluğu olabiliyor. sen istersen bir DNA testi falan yaptır.

  • ilker degirmenci dedi ki:

    Bu yazıları yazan arkdaşların etimolog yada filolog olduğunu zannetmiyorum. Bir iki kitap bir kaç alıntı yaparak. google dan filan. bu ne saygısızlık ya. bırakında bu mevzuları dil bilginleri ve antropologlar tartışsın. sümerlerde 1960 lara kadar Türktü. yani kürtler iran dilini konuşur diyorsunuz. ne biliyorsunuz. belki iranlılar kürtçe konuşuyordur. Kızıldereliler türktür diyorsunuz ne biliyorsunuz belki türkler kızıl derelidir. bırakalım bu mevzuları bu bilimin bilim adamları konuşsun. Bide o tabletlerden bahseden arkadaş kürtçe tablet yok diyor sonra kürtçe iran dilidir diyor demek ki iran dilinde tablet yok,,, ama var iran tabletleri buda mantık hatası ben dil uzmanı değilim ama mantık hatası var… neyse herkes bildiği ölçüde konuşsun bilim adamlarına saygısızlık yapmayın.

  • ilker degirmenci dedi ki:

    bide şunu diyim dil denilen şey değişkendir bundan binyıl önce konuşulan türkçeyi anlayabilecekmiydiniz daha gerilere gidin 10 000 yıl önce acaba türkçe varmıydı türk varmıydı 20 000 yıl önce neyce konuşuyordu senin büyük deden ya bu yüzden kavga olurmu ya. bırakın kim ne konuşursa konuşsun. adı üstünde anadil adamın annesinin konuştuğu dil siter kürtçe ister ermenice ister cartca ister curtça anadiliyse cartça konuşsun ne oluyorki yani.. kime ne zararı var…

  • aozkan dedi ki:

    öncelikle eleştirirken yapıcı olalım lütfen… amaç karşı tarafı çürütüp zafer kazanmak değil fikir jimnastiği yaparak olaylara farklı bakış açılarını yakalayarak bakmak. kırıcı değil yapıcı… ingilizlerin dediği gibi “i agree with you but…”

    ben meseleyi daha çok özgürlükler anlamında değerlendiriyorum…
    açıkçası görüş yazan arkadaşlar kadar detaylı bilgi sahip değilim. imrendim valla size:) eğer bir grup insan, varsayalım kendince bir dil oluşturmuş ve bunu okuyup okutmak istiyor… ve bu taleplerini (kabul edersiniz veya etmezsiniz) siyasi bir örgütlenme içinde iletiyorlar… devlet yıllarca sert yüzünü göstermiş ve böyle talepler çıkmış ortaya ya da başka sebeplerden dolayı… bu taleplerine evet demekten daha kucaklayıcı ne olabilir… evet demesek bile hayır demenin de bir uslubu vardır diye düşünüyorum… (yanlış anlaşılmasın izin verilmelidir ya da verilmemelidir demiyorum)kavgayla çözüyoruz sorunlarımızı… yıllardır terörü savaşarak çözeceğimizi zannetmemiz bu zihniyetten kaynaklanmıyor mu? sağcı ile solcunun fikirlerinden dolayı birbirine girmesi aynı ülke için çalışan insanların birbirini tehdit olarak görmesi bundan dolayı değil mi? yasaklarla nereye varabiliriz… devlet biz de insan hayatına çok fazla müdahil oluyor bence… otoriter zihniyet hakim… bence daha kucaklayıcı olmalı… sorun sadece güneydoğu da değil ki her yerde var…
    konuşarak çözülür ama çürütmek için dinlemek değil , katkı yapmak için dinleyip konuşmak… birbirimize güvenelim yeter ki fikirlerinden dolayı tehdit görmeyelim birbirimizi…
    Victor Hugo nun dediği gibi “zamanı gelen bir fikrin gücüne karşı koyulamaz.” eğer yanlış bir şey varsa düzeltilir yerine doğrusu konur…

Görüş belirtin!

Aşağıdaki form ile bu eleştiri hakkındaki görüşlerinizi belirtebilir ya da kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz. Ayrıca yorumlara RSS ile abone olabilirsiniz.

Yaptığınız görüşün sadece sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın.

Görüş bildirirken şu etiketlerden faydalanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>