Ana Sayfa » Dinler ve Inanç

Antisemitizm ve İslam

23 Kasım 2008 21 Görüş Eleştİrmen: Hulki Can

 Antisemitizm, Yahudi karşıtlığı veya düşmanlığı, Yahudilere karşı ayırımcı, ırkçı önlem ve yaptırımlar öneren, uygulayan kimse ve  öğretiler için kullanılan bir terimdir.  1879da eleştirmen Wilhelm Marr’ca kullanılan bu terim Yahudi toplumuna karşı her türlü düşmanlık biçimini de tanımlar.

Kuşkusuz Yahudi dini, felsefesi, İsrailiyat veya Yahudi teolojisinin akademik  eleştirisi antisemitizm değildir.  Tevrat’ta   Yahudilerin  doğru yoldan ayrıldıkları takdirde kendilerine çok ağır cezaların verileceği ve başlarına büyük felaketlerin geleceğine dair bir çok uyarı  vardır. İşaya, Yeremya, Hezekiel gibi devrimci peygamberler özellikle İsrailli yönetmenlere ve yönetime karşı çok ağır eleştirilerde bulunurlar. Benzer durum İnciller’de de görülür. İsa Yahudi din adamlarını ve şeriat kurallarını eleştirir. Kuşkusuz bunları da antisemitizm olarak yorumlayamayız.

Antisemitizm terimi -herhangi bir bilimsel sava dayanmaksızın- tüm Yahudilerden   körü körüne nefret edilmesine yol açan, düşmanca, ayırımcı, ırkçı, kışkırtıcı söylem ve yaptırımlar öneren kimse ve  öğretiler için kullanılır. Bu düşmanlığın ortaya çıkış nedenleri Roma İmparatorluğuna kadar uzanır. Yahudilerin Roma imparatoru ve imparatorluk simgelerine tapınma ve saygı sunmayı reddetmeleri kutsallığın çiğnenmesi olarak yorumlanmış ve böylece Yahudiler toplumdan dışlanmaya başlamışlardır.  Roma Hristiyan olunca bu kere Yahudiler  Mesih’in katilleri olarak suçlandılar.

15.ci yüzyıla gelindiğinde Kilisenin de etkisiyle Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya gibi ülkelerden Yahudiler toplu halde sınırdışı edildiler, kovuldular; onlara kapılarını açan bir tek Osmanlı devleti ile Doğu Avrupa ülkeleri oldu.

Yahudilerin Avrupa’dan kovulmasını Hristiyan hoşgörüsüzlüğüne bağlayarak genellemeye gidilmesi ne kadar yanlışsa –çünkü İsa’nın ne kadar hoşgörülü olduğu bilinmektedir- Osmanlı tarafından kabul edilmelerini de Müslüman hoşgörüsüne bağlamak o kadar yanlıştır. Zira ona bakarsınız Yahudileri kabul eden Doğu Avrupa ülkeleri de Hristiyandı.  Tüm bunlar temelde siyasal ve ekonomik nedenlerle verilmiş tarihsel kararlardır ve bunların ayrıntılarına girmeyi konumuz açısından gerekli görmüyorum.

20ci yüzyıla geldiğimizde “Siyon Protokolları” denilen geçerlik ya da geçersizliği kanıtlanamayan bir takım belgelerle Yahudiler dünya yönetimini ele geçirmeyi planlayan haydutlar olarak gösterildi. Hitler, antisemitik görüşlerini bu protokollardan faydalanarak “Kavgam”da dile getirdi. Bu, Naziler döneminde  büyük bir Yahudi düşmalığı kampanyası ve soykırımın yapılmasına yol açtı. Çoğunluğu Yahudi olmak üzere (çingene, Polonyalı, Yehova Şahidi dahil) 6 milyon kişi toplama kamplarında, gaz odalarında öldürüldü, fırınlarda yakıldı. Tüm bu korkunç olaylar antisemitizmi ortadan kaldırmaya yetmedi.

1948 yılında İsrail devletinin kurulmasından sonra Avrupa’da kaybolma eğilimi göstermekte olan antisemitizm bu kez  İslam dünyasında  Batı düşmanlığı ile birlikte yeniden hortladı. Bunun ekonomik, siyasal, askeri nedenleri tabi ki olabilir. Ancak, burada benim değineceğim konu İslam dünyasındaki içrek ve tarihsel Yahudi düşmanlığının köklerini Muhammet’in öğretisinde ve doğrudan Kuran’ın satır aralarında aramak gerektiğini göstermek olacaktır. Tevrat ve İncil’den farklı olarak Kuran’daki söylemler Yahudi düşmanlığı oluşturmaya yönelik  açık, yönlendirici emir ve anlamlar taşırlar.

 

  1. Kuran, Yahudilerin Allah tarafından lanetlendiklerini belirtilir:

 

 BAKARA      88  “(Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): “Bizim kalblerimiz kılıflıdır.” dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler.” [1]    

 

 NİSA  47  “Ey kendilerine kitap verilenler! Gelin yanınızda bulunan (Tevrat)ı tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Biz birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden yahut cumartesi halkını (yahudileri) lanetlediğimiz gibi onları lanetlemeden önce iman edin.(…)”

 

2. Muhammet Yahudilerin maddi sıkıntı ve lanete uğramalarını temenni eder. Yahudiler kendi aralarındaki düşmanlık  nedeniyle –ki bunu yapan da Allah’tır-  savaş ve bozgunculuk çıkarmaya çalışan,  sevilmeyen bir millet olarak tanımlanır:

 

MAİDE           64   “Yahudiler, “Allah’ın eli çok sıkıdır” dediler. Söyledikleri söz sebebiyle onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! (…) Biz, onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.”

 

3. Yahudiler  bir çok kimseye zulmeden, onları Allah yolundan alıkoyan, faizcilik yapan ve insanların mallarını haksız olarak yiyen bir ulus olarak betimlenir:

 

NİSA   160-161 “Yahudilerin zulmetmeleri ve birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle daha önce kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri haram kıldık. (…)”

 

4. Müslümanların Yahudi ve Hristiyanları dost edinmemeleri emredilir:

 

MAİDE           51 - Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. (…)”

 

5. Müslümanların en büyük düşmanı paganlar ve Yahudilerdir:

 

MAİDE           82  “İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak yahudileri ve Allah’a ortak koşanları bulursun. (…)”

 

MAİDE           82. “Şu tartışılmaz bir gerçektir ki, insanların iman edenlere en şiddetli düşmanlık duygularını, Yahudilerle şirke batanlar bulursun. (…)” (Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk)

 

Maide 82 “(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün. (…)” (T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı)

 

Maide 82 “İnsanlar içerisinde, inananlara en yaman düşman olarak yahûdileri ve (Allah’a) ortak koşanları bulursun. (…)” (Prof. Dr. Süleyman Ateş)

 

Bu söz konusu  ayetlere inanmış ve bunların Allah’tan geldiğine iman etmiş birçok kimsenin antisemit eğilimler taşıması, Batı ve uygarlık düşmanı olma olasılığı çok yüksektir.  Kuşkusuz tüm Müslümanları bu kategoriye sokmak yanlış olacaktır.  Bu ayetlerin bir çok Müslüman tarafından tanrısal emirler olarak kabul görmesi zaten mümkün değildir.

 

Ancak, bu bağlamda, Hitler’in “Kavgam”ı ne kadar tehlikeliyse Kuran’ın da günümüz etik değerleri ve çağdaş uygarlık açısından –yazıldığı devre nazaran- bir o kadar tehlikeli bir kitap konumuna gelmiş bulunduğundan kaygı duyuyorum: Çünkü hem okur yazar sayısı artmış ve hem de tüm dünya dillerine çevrilmiştir. Hatta belki daha tehlikelidir, çünkü aynı zamanda Batı ve uygarlık düşmanı nesiller, insanlar yetiştirmenin tohumlarını da içinde barındırmaktadır: Yahudiler, Hristiyanlar (Kuzey ve Güney Amerika, Avustralya ile Avrupa ülkeleri), ortak koşanlar yani paganlar (Çin, Hindistan, Japonya, Kore, Tayvan)  –geriye kim kaldı ki?-   yani, en büyük keşifleri yapmış, dünya medeniyetine en büyük katkıları sağlamış ve sağlamakta olan uluslar bu şekilde dışlanmaktadırlar. Hitler’in Yahudilerle ilgili görüşlerini Kuran ayetleriyle karşılaştırmayı ve bu konuda karar vermeyi okuyucuya bırakıyorum:

 

 

  • “Yahudi her zaman olduğu gibi çok yüksek faizle borç para vermeye başlar. Memlekete faizle borç verme usulünü o sokar.” [2]

 

  • “Bunların sayısı çok fazladır…. bunlar birer mikrop olarak ruhları zehirlemeye devam ederler. Yahudinin tabiat tarafından yalnız bu yüz kızartıcı rolü oynamak için yaratılmış gibi göründüğünü düşünmek müthiş bir şeydi. (…) Bir Yahudi bir Alman değildi. Bunu çok iyi öğrenmiş zihnen de rahat etmiştim. Milletimizin şeytanını nihayet biliyordum.” [3]

 

  • “Asırlar boyu Yahudinin ne büyük günahlar işlediği, kitlenin gözünde suçlu duruma düştüğü, ve bu kitleyi merhametsizce sömürüp baskı altında tuttuğu,  bu yüzden halkın onlardan nasıl nefret ettiği ve onu milletlere Allah’ın bir bela olarak gönderdiğine inandığı hatırlanırsa…” [4]

 

  • “Almanya’nın çöküş sebeplerini gözden geçirecek olursak, ilk ve kesin sebebin, ırk meselesinin ve özellikle Yahudi tehlikesinin bilinmemesi olduğunu görürüz.” [5]

 

  • “Bu dünyada Yahudiler yalnız olsalardı, kir ve pislik içinde boğulur, ya da büyük kavgalarla birbirlerini yok etmeye çalışırlardı.”  [6]

 

  • “Sonunda onlardan nefret ettim. (…) Çünkü Yahudiye karşı savunmakla, Allah’ın eserini korumak için mücadele etmiş sayıyorum kendimi.”  [7] 

 

 

 


[1] Kuran ayetleri, aksi belirtilmedikçe, Elmalılı M. Hamdi Yazır çevirisinden alınmıştır.

 

[2] Kavgam, Adolf Hitler, Manifesto Kitap, İstanbul, Ocak 2005,  s: 244

[3] A.g.e. s: 51, 54

[4] A.g.e, s: 248

[5] A.g.e, s: 259

[6] A.g.e, s: 239

[7] A.g.e, s: 55-57

21 Görüş »

  • fizikci dedi ki:

    Hulki Bey,

    Yazı güzel fakat önemli eksiklikler var. Bence yazının başında önce Müslümanların tarihte nasıl Yahudi kıyımı yaptıklarını anlatmalıydınız. Mesela Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’teki yahudileri nasıl da acımadan kazıklara oturttuğundan bahsetmeli, sonra IV. Murat’ın 3 milyon yahudiyi nasıl fırınlarda yaktığı örneğini vermeliydiniz. Ondan sonra altına da Kuran ayetlerini yazıp süper bir final yapabilirdiniz.

    Ama siz tutmuş Avrupa devletlerinin, özellikle Hitler’in antisemitist katliamlarından bahsetmiş, üstüne üstlük İslam şeriatına sıkı sıkıya bağlı Osmanlı Devleti’nin bu yahudilere nasıl sahip çıktığından bahsetmişsiniz. Olmamış…

    Evet Selahattin Yahudiler’e zulmetmedi, 4. Murat da.. Ben uydurdum onları. Çünkü İslam tarihinde böyle bir zulmün örneği yok. Aksine müslümanlar Yahudiler’e sahip çıktılar, onları korudular.

    Peki Kuran’da antisemitist ayetler varken Müslümanları antisemitist eylemler yapmaktan alıkoyan neydi? Çünkü onlar Kuran’ı doğru anlıyorlardı. Ne yazık ki “siz” YANLIŞ anlıyorsunuz.

    Yazınıza eklediğiniz ayetlerde kastedilen “Yahudiler’in tamamı” değildir. Mesela 1. ayette bahsedilen yahudiler Peygamberimiz’e gelip “bizim kalplerimiz kılıflıdır” diyenlerdir. 2. ayette ise
    lanetlendiği belirtilen “cumartesi halkı” sizin açtığınız parantezdeki gibi tüm yahudileri değil sadece tarihte beli bir dönem Allah’ın cumartesi günü çalışmama emrine muhalefet ettiği için lanetlenen yahudileri belirtmektedir.

    Allah bir topluluğu (ölmüş gitmiş ataları, şu an yaşayanları ve henüz doğmamış olanların tümünü kapsayacak şekilde) lanetlemez. Bu İslam’ın, Kuran’ın özüne tamamen zıt bir iddiadır. İslam’ın özü bu dünyada imtihan için bulunduğumuzu, yapıp ettiklerimizin hesabını öbür dünyada vereceğimizi söyler. Eğer lanetleme sizin düşündüğünüz gibi olsaydı imtihanın ne anlamı kalırdı?

    Şunu sorabilirsiniz: Kuran’da Yahudiler’in tümüyle lanetli olmadığını, Yahudiler’in içinde de -elbet- iyi insanların olduğunu söyleyen bir ayet yok mudur?

    El cevap: Vardır. Ali İmran suresi 112-113:

    Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça, kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah’ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü o­nlar, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, o­nların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır. Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okurlar.

    Kısaca Hulki Bey dostum,

    Yazdığınız şeylerin (islam’da antisemitizm olduğu düşüncenizin) ne tarihsel, ne islami, ne Kuran’la desteklenebilecek hiçbir somut delili yoktur. Hiç bir bilimsel dayanağı olmayan sırf propogandaya yönelik bu tür yazıları sağda solda çokça görmekteyiz.

    Kuran ve İslam antisemitist değil, peki ya müslümanlar? Bu önemli bir konu. Kuran öyle olmamasına rağmen sizin gibi Kuran’ı yanlış anlayan müslümanların olması muhtemeldir. Ne yazık ki müslümanlar arasında (hem de 5 vakit namaz kılmasına rağmen) yahudileri lanetli olarak gören cahil ve safdiller vardır. Bunların bu düşüncesi olumsuz propogandaların etkisiyle oluşmuştur ve İslam alimlerine düşen bu düşünceleri izale etmektir. Benim tanıdığım antisemitist müslümanlar var. Bunlara işin gerçeğini anlattığınızda çok kolayca kabullenip, hatadan dönüyorlar. Çünkü antisemitizm düşüncesi İslam’ın özüyle çelişiyor. Hiç bir müslüman bilerek İslam’ın özüyle çelişen düşünceleri taşımak istemez.

    Selametle…

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    Teşekkürler Sn Fizikçi,

    (Öncelikle ayetteki parantez içi açıklamayı ben eklemedim Elmalılı çevirisinde vardır.)
    İmdi, demişsiniz ki: “Kuran’da Yahudiler’in tümüyle lanetli olmadığını, Yahudiler’in içinde de iyi insanların olduğunu söyleyen bir ayet yok mudur?” Buradan şu anlaşılıyor: Kuran’a göre Yahudiler lanetli, ama tümü lanetli değil. İçlerinde iyi insanlar da var. Öyle mi? Ve kanıt olarak Ali İmran suresi 112-113 gösteriyorsunuz:
    “Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça, kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah’ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü o¬nlar, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, o¬nların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır. Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okurlar.”
    İmdi, bu ayetleri mercek altına alalım. Ayette açıkça yazdığı gibi Yahudilerin zillet (alçaklık, hor görülme, aşağılanma) damgası, Allah’ın hışmı ve miskinliğe mahkum edilmekten kurtulmaları iki koşula bağlı:
    1. Allah’ın ahdine (şeriat) sığınmaları
    2. Müslümanların himayesine sığınmaları
    Allah’ın ahdine sığınma koşulu, yani Müslüman olmaları bir dereceye kadar anlaşılabilir de Yahudilerin Müslümanların himayesine girmesi için ne diyeceğiz? Müslüman olsalar bile eşit olamayacaklar. Hangi ulus diğer bir ulusun egemenliğine girmeyi böyle bedavadan kabul eder? Esas zillet ve miskinlik bir ulusun diğer bir ulus egemenliğine girmesi değil midir ? Bu durumda, Yahudilerin “Yahudiliği” ve kimliklerini tamamen yadsımaları gerekiyor. Bu Yahudiliğin yok edilişi değil midir? İşte antisemitizm budur.
    O halde, bu ayete göre bir Yahudi “nerede bulunursa bulunsun, Allah’ın ahdine ve müminlerin himayesine sığınmadıkça, kendisine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın hışmına uğramış ve miskinliğe mahkum edilmiş” bir durumda olacaktır. Günümüzdeki Yahudilerin genel durumu böyledir. Çünkü, Müslümanların himayesi bir yana bağımsız bir de devlet kurmuşlar ve üstelik onlarla savaş halindedirler.
    Öte yandan “ehli kitap içinde gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan” topluluk sandığınız gibi sıradan Yahudileri kastetmiyor. Bu bir genelleme değildir. Burada kastedilen Yahudi iken Müslüman olan Abdullah bin Selam ve arkadaşlarıdır. Ali İmran 199. ve 200. âyetlerinde de bu kimselere işaret edilmektedir. Yahudi bilgini olan bu kişi Ashabı Kiram’dan (Müslüman uluları, Muhammet’i görenler) ve Ensar’ın (Medineli Müslümanlar) büyüklerinden sayılır. Medine’deki Yahudi Beni Kaynuka aşiretindendi. Müslüman olunca Abdullah ismini aldı.

    Ek olarak şunu da yazayım: İnsan ve Allah aşkı ile dolu olan Mevlana’nın Mesnevi’sinde bile özellikle Yahudileri ve hatta kadınları aşağılayan bir çok bölüm vardır. Tüm insancıl tavrına karşın Mevlana da Yahudileri ve kadınları ikinci sınıf insanlar olarak görmekten kendini kurtaramamıştır. Mevlana’nın da haremi, köleleri ve cariyeleri vardı. O devirdeki küresel düzen böyleydi. Sonuç olarak, tarihsel Yahudi düşmanlığı ve kadınları hor görme doğu İslam toplumlarının mayasında birbirinden ayrılamayan ikiz ön yargılar olarak perçinlenmiştir.

  • fizikci dedi ki:

    “Kuran’da Yahudiler’in tümüyle lanetli olmadığını, Yahudiler’in içinde de iyi insanların olduğunu söyleyen bir ayet yok mudur?” Buradan şu anlaşılıyor: Kuran’a göre Yahudiler lanetli, ama tümü lanetli değil. İçlerinde iyi insanlar da var.

    Demogojiye gerek yok. Yahudiler lanetli falan değil. Benim ifademi siz “Kuran’a göre Yahudiler lanetli, ama tümü lanetli değil” diye anlayabilirsiniz. Ama bütün yorumum bunun böyle olmadığını anlatıyor. Siz isterseniz tak bir cümleden anlam çıkarmak için uğraşmaya devam edebilirsiniz.

    Allah’ın belli dönemlerde (sadece Yahudi olanlardan değil, her toplumdan) azgınlıkta aşırı gidenleri lanetlediği olmuştur. Hatta bazı kavimleri helâk etmiştir. Ad, Semud, Lut, Nuh kavimleri ve diğerleri malum. Bunlar arasında mesela Cumartesi Halkı olan Yahudiler de var. Onlar da maymuna dönüştürülmüşlerdi.

    Yani lanetlenen belli bir millet değildir, fena bir işi yapan belli bir zamanda yaşamış bir topluluktur.

    Ayetin “Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça, kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur;” kısmı için

    Müslüman olsalar bile eşit olamayacaklar. Hangi ulus diğer bir ulusun egemenliğine girmeyi böyle bedavadan kabul eder? Esas zillet ve miskinlik bir ulusun diğer bir ulus egemenliğine girmesi değil midir ? Bu durumda, Yahudilerin “Yahudiliği” ve kimliklerini tamamen yadsımaları gerekiyor. Bu Yahudiliğin yok edilişi değil midir? İşte antisemitizm budur.

    Aynı şeyi nasıl bu kadar farklı anlayabiliyoruz hayret! Bakın burada Kuran apaçık bir mucize gösteriyor. Geleceğe dair çok ciddi bir iddiada bulunuyor. Yahudilerin yanlış inançlarından vazgeçmedikçe veya insanların (sadece müslümanlar değil) himayesine sığınmadıkça zillet içinde yaşayacaklarını söylüyor. Eğer bu böyle olmasaydı “bakın Kuran böyle birşey söylüyor ama olmadı Kuran demek ki insan kelamı” denilebilirdi.

    Peygamberimizden bugüne geçen 1500 sene geçti ama Yahudiler bu süre zarfında hep zillet içinde yaşadılar. Aşağılandılar, türlü eziyetlere mahkum oldular. Dün Osmanlı’nın ve bugünse Amerika’nın himayesine girdikleri zamanlar ise müstesna. Onların himayesinde zilletten kurtuldular. Ayet de tam olarak bunu söylüyor.

    Peki bu zilletin sebebi nedir? Bunu da aynı ayet açıklıyor: “Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.” Yani haddi aşmazlarsa bir problem yok. Ama Allah ezeli ilmiyle onların ne yapacağını biliyor ve geleceği kapsayan hükmünü (hiçbir faninin cesaret edemeyeceği bir şekilde) beyan ediyor.

    Bu noktada onlar öyle yaptıkları için mi zillet içindedirler, yoksa Allah mı onları zelil etmiştir tadında bir Kader tartışması başlayabilir ki hiç gerek yok. Kader karşısında insanın acziyle, edebiyle susması gerekir. Çünkü Zatı Uluhiyeti küçük aklımızla sorgulamaya kalkışmak küstahlıktan başka bir şey olmaz.

    İnsan ve Allah aşkı ile dolu olan Mevlana’nın Mesnevi’sinde bile özellikle Yahudileri ve hatta kadınları aşağılayan bir çok bölüm vardır. Tüm insancıl tavrına karşın Mevlana da Yahudileri ve kadınları ikinci sınıf insanlar olarak görmekten kendini kurtaramamıştır.

    Mevlana’nın kadınlar hakkında “Kadın sadece bir sevgili değildir, kadın Hakk’ın nurudur. Sanki o mahluk değildir de hâlıktır.” dediğini duymuştum ama siz bilmediğimiz bir şey mi biliyorsunuz bilmiyorum. Sakın Mevlana’nın aşağıladığı konular daha çok kadınlarda ortaya çıkan (gıybet gibi) günahlar olmasın? Erkeklerin daha çok rağbet ettiği günahlar da vardır. Acaba Mevlana o günahları da yermek suretiyle erkekleri de aşağılamış olabilir mi?

    Bakın daha önce söyledim tekrar söyleyeyim: Siz de “Tarihteki İlk Soykırımdan Günümüze” başlıklı bir yazı yazmışsınız ve Yahudilerin yaptıkları işleri epey kınamışsınız. Hatta “antisemitist diyecekler diye kimse ağzını açmıyor” diyerek de Yahudiler’in bu fena işlerinin konuşulması gerektiğinin altını çizmişsiniz. Bu yazınızdan dolayı size antisemitist diyebilir miyiz? Sizin yaptığınız Yahudileri değil onların yaptıklarını kınamaktır.

    Kuran’da aslında bir bütün olarak Yahudi ırkını değil, Yahudilerin fena işlerini ve o işleri yapanları kınar. O yazıda “antisemitist diyecekler diye korkudan kimse ağzını açmıyor” diye hayıflanmışsınız, Kuran ağzını açıyor işte niye sahip çıkmıyorsunuz? Sahip çıkmak şöyle dursun siz de tutmuş Kuran’a antisemitist demişsiniz.. Pek tutarlı bir davranış olmamış..

    Bu yazıda da, o yazınızda da başkalarının günahının faturasını İslam’a kesmeye kalkışmışsınız.

    Bu yazınızda müslümanları -tarih boyunca yahudileri korumuş, himaye etmiş olmalarına rağmen- antisemitist göstermeye kalkışmışsınız, öbür yazınızda da Tevrat’taki vahşi-soykırımcı-akıl dışı ayetlerden bahsederken arada Kuran’ı da aynı kategoriye sokuvermişsiniz. İnsaf diyorum.

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    Sn Fizikçi

    Şimdi bir kere “demogoji” değil “demagoji” diyoruz. İkincisi, yazınızda “halk, millet, toplum, topluluk” kavramları birbirine karışmış. Bu konuyu bir daha düşünüp açıklayın isterseniz.

    Üçüncüsü, bu söz ettiğiniz Yahudilerin maymuna dönüştürülmesi nedir? Bakara 65te Yahudilerin cumartesi yasağını (Şabbat, Sebt) çiğnedikleri için “aşağılık maymunlar”a dönüştürüldüğünden söz edilir.

    Bu simgesel bir anlatım mı, İslam mitolojisi mi, yoksa gerçekten belli bir dönemde Yahudileri maymunlaştırma işlemi yapıldı mı? Yapıldıysa ne zaman yapıldı? Bunların soyu, çocukları oldu mu? Eğer öyleyse genetik kodlamalar değiştirildi insan maymun oldu, sonra tekrar insan mı oldu? Yoksa aslında hala maymun halindeler de biyonik maske mi takıyorlar ? Yahudilerden başka maymunlaştırılan milletler oldu mu?

    Bazı yorumcular “maymunlaştırmayı” simgesel olarak yorumlasalar da Bakara 66.cı ayette bu işlemin hem o devirdekilere, hem de gelecek nesillerine ibret verici bir ceza, müminler için de bir öğüt olduğundan söz ediliyor. Demek ki, simgesel olamaz. İmdi, Allah insanları maymun yapıyor, Darwin maymunları insan yapıyor. Birisi bizle dalga geçiyor ama hangisi anlayamadım.

    Tuhaftır ki aslen Yahudi olan İsa ve yoldaşları yaşamları boyunca sürekli olarak bu “cumartesi günü” yasağını ihlal etmiş, hatta bu yüzden taşlanarak öldürülme tehlikesi bile atlatmışlar, ama hiçbiri maymuna dönüştürülmemiştir. Neden acaba? “İnsan cumartesi günü için değil, cumartesi günü insan için yaratıldı” (Markos 2: 27) diyerek İsa cumartesi yasağının boş bir inanç olduğunu belirtmiştir. Boş bir inanç uğruna kim kimi maymuna dönüştürsün ki ?

    Ali İmran 112de ise söz konusu edilen ise Yahudilerin “insanların” himayesine girmesi değil, hem Allah’ın, hem de “inanan insanların” ahdine sığınmış olmalarıdır. Bu iki koşul da gereklidir.

    Burada “insanlar” diye kastedilen Müslümanlardır. Yani Yahudilerin din değiştirmesi söz konusudur. Yoksa, Yahudilerin ABD himayesinde olup olmaması değil. Yani sizin mantığınızla düşünecek olursak Yahudiler günümüzde ABD himayesine girerek mi zilletten, lanetten kurtulmuş oldular? Allah ABD’yi kutsadı da 1948 yılından itibaren İsrail’i kayırıyor mu? Kuran mucizesi dediğiniz bu mu ? Bu nasıl bir mantık?

    ‘Kuran bir bütün olarak Yahudi ırkını değil, Yahudilerin kötü işlerini kınar’ diyorsunuz ama Kuran özellikle “Yahudiler” diye vurgu yaparak, bir milleti, bir ırkı hedef alıyor. Maide 82, Yahudileri Müslümanların en büyük düşmanı olara gösterir:

    “(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün.”

    Maide 51 ise “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur.”

    diyerek düşmanlık tohumlarını ekiyor.

    Üstelik bir çok ayette “onları nerede yakalarsanız öldürün” emri ve bu hususta Müslümanlara “açık ferman verildiği” hükmü var iken (Bakara 191; Nisa 89, 91) neyi nasıl sahipleneceğiz ? İşte bakın 27 Kasım 2008 günü Hindistan’da gerçekleştirilen terör saldırısını yapanlar bu ve benzeri ayetlerden cesaret ve teşvik alarak bunu yapıyorlar, ve rehineler içinde Müslüman olanları serbest bırakıyorlar, bunu Allah için yaptıklarına, hatta Allah’ın kafirleri öldürdüğüne inanıyorlar. Çünkü yine kitapta yazıyor:

    “Enfal 17- Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. (…)”

    Eğer müminler bu şekilde “güzel bir imtihan” dan geçtiklerine inanmışlarsa, inanıyorlarsa, inanacaklarsa gerçekten çok yazık . Tüm Müslümanları kendi inançlarını gözden geçirmeye ve kendi dinlerinin aslında nasıl bir din olduğunu araştırmaya davet ediyorum.

  • fizikci dedi ki:

    Sn Hulki,

    Siz demogojiye, halk, toplum, vs’ye takılmaya devam ettikçe ben yaptığımız tartışmanın fikir alışverişinden çıkıp iyice “demagoji”ye dönmesinden endişeleniyorum.

    Lütfen zarfı bir kenara bırakın mazrufa bakın.

    Maymun meselesiyle ilgili sorunuzu sahabi de Efendimiz’e (s) sormuştu. Abdullah b. Mesud’dan rivayet edilmiş:

    “Bir gün Resulullah’dan, maymun ve domuzlar hakkında “Acaba bu hayvanlar, bunların şekline giren Yahudilerin soyundan mı gelmedir?” diye sorduk. Peygamber efendimiz de şu cevabı verdi: “Allah’ın, lanetine uğratarak başka yaratıklar şekline döndürdüğü her topluluk yok olup gitmiştir, soyları kalmamıştır. Bu maymun ve domuzlar ise daha önce var olan soylarının devamıdır. Allah, Yahudilere gazap edince onları, maymunlar ve domuzlar şekline çevirmiştir.”

    Allah’a ve Resulüne inanıyorsanız buna da inanırsınız. İnanmıyorsanız da sizin bileceğiniz iş. Ama dalga geçmeye, insanların inançlarını alaya almaya hakkınız yok. Böyle bir davranış en hafif tabiriyle su-i edeb olur.

    Mucizelere “genetik kodlama” gibi bilimsel itirazlarla yaklaşmak mantıklı bir insanın yapacağı iş değildir. Mucize bu, suyun kaldırma kuvvetinden bahsetmiyoruz. Geni de, insanı da, maymunu da yaratan Allah’tır. Dilediğini dilediğine çevirir.

    Hz. İsa yeni bir dinle gönderilmemişti. Onun devrinde Hz. Musa’nın getirdiği din tamamen tahrif edilmişti ve din adamları dini çıkarlarına alet etmekten başka bir iş yapmıyordu. Hz. İsa’nın amacı dini tekrar duru haline getirmekti. Bakın Hz. İsa ne diyordu:

    Uzun kaftanlar içinde dolaşmaktan hoşlanan, meydanlarda selamlanmaya, havralarda en seçkin yerlere, şölenlerde baş köşelere kurulmaya bayılan din bilginlerinden sakının. Dul kadınların malını mülkünü sömüren, gösteriş için uzun uzun dua eden bu kişilerin cezası daha da ağır olacaktır. (Luka, 20: 46-47)

    Şabbat Yahudiler için bir imtihandı. O gün balık avlamaları yasaklanmıştı. Cumartesi günleri akın akın gelen balıklar, diğer günlerde onlardan kaçıyordu. Bu da imtihanın çetin tarafıydı. Yahudiler Allah’a verdikleri sözde durmadılar ve cezaya çarptırıldılar. Hz. İsa bu yasağı kaldırmış olabilir veya yasak zaten kaldırılmıştır da “uzun kaftanlar içinde dolaşmaktan hoşlanan” din adamları tekrar geri getirmiş olabilir. Bu yüzden Hz. İsa yasağı tekrar kaldırmış olabilir. Yoksa sizin dediğiniz gibi Hz. İsa ve arkadaşları yasağı ihlal etmiyorlardı. Hz. İsa peygamberdi, yasaklar da neshedilmeleri de Allah’ın peygamberlere vahyetmesiyle olur. Niye ihlal etsin?

    Ayetteki “insanlar”dan kastedileni anlamakta ne kadar mahirsiniz. Ama nedense Kuran’ın Yahudi ırkını lanetlemediğini, fena işler yapan insanları ve onların yaptığı işleri lanetlediğini anlamakta bu maharetinizden eser yok. Aynı mantıkla bir önceki yazınızdan dolayı size de “antisemitist” diyebilirler dikkat edin. Nasıl savunacaksınız kendinizi?

    “(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün.”

    Bu doğrudur. Efendimiz’e en çok düşmanlık edenler Mekkeli müşrikler ile Yahudiler olmuştu.

    “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur.”

    İslam dini karşıtları bu ayeti de yanlış anlamak (daha doğrusu anlatmak) için ellerinden geleni yaparlar. Bir kere İslam, müslüman bir erkeğin Yahudi veya Hristiyan bir kadınla evlenmesine izin vermiştir. Bu durumda bu erkek ne yapsın yani? Karısını sevmesin mi? Dost edinmesin mi? Sadece bu çelişki bile ayetin sizin anladığınız gibi anlaşılMAması gerektiğini ortaya koyuyor.

    Hadi o ayeti anlayamıyorsunuz. Şunu da mı anlamıyorsunuz?

    Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. (Mümtehine, 60/8)

    O ayeti sizin gibi anlarsak bu ayeti ve ehli kitapla evlenme ayetini nereye koyacağız. Evlenme konusundaki ayet de şöyle:

    Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi, … ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu hür kadınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın, namuslu bir şekilde mehirlerini ödediğiniz takdirde, size helâldir. (Maide 5)

    Bugün müslümanlar dünyanın dört bir tarafına diyalog merkezleri kuruyorlar. Her gün bir sürü Hristiyan Müslüman oluyor. Dinin en temel emri değil midir dini yaymak? Yani “emri bil maruf ve nehyi anil münker”. Düşmanlıkla nasıl olacak bu iş? Bütün bunlar o ayeti artık doğru anlamanız için yeter de artar bile. Ben yine de yanlış anlayacağım diyorsanız paşa gönlünüz bilir.

    Gelelim “onları nerede yakalarsanız öldürün” ayetine. İslam karşıtlarının favori ayetidir. O kadar çok severler ki nerde bir forum, tartışma ortamı görseler besmele çeker gibi bununla başlarlar tartışmaya.

    Ayetin bütünü şöyledir:

    Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Dinden döndürmek için işkence yapmak, adam öldürmekten beterdir. Yalnız, onlar, Mescid-i Haram’ın yanında sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla orada savaşmayın, Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa siz de onlarla savaşın. İşte kâfirlerin cezası böyledir. Şayet onlar vazgeçerlerse siz de vazgeçin. Zira Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur. (Bakara, 191-192)

    Bu ayetin tefsirini de “Kuran Yolu” isimli Diyanet’in tefsirinden aktaralım:

    Bu âyet Hz. İbrahim’den beri kutsal mekân olma özelliğini sürdüren Mescid-i Haram dahilinde kan dökmeyi yasaklayan geleneği devam ettirmekte; bir saldırı vuku bulursa buna karşı konulması emredilmekte, saldırıdan vazgeçilmesi halinde Allah’ın Ğafur ve Rahim olduğu bildirilerek, müslümanların da, artık savaşmayı durduranlara karşı şiddet kullanmamaları gerektiği ima edilmektedir.

    Yani ayet zannedildiği gibi “haydin müslümanlar, koşun kafirleri bulun, kesin” demiyor. Mekke’nin gözü dönmüş katillerine ve Mescid-i Haram’a dair bir hükümden bahsediyor. “Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Dinden döndürmek için işkence yapmak, adam öldürmekten beterdir” diyerek zaten müslümanlarla savaş halinde olan Mekkeli müşriklerden bahsediyor. Onlar dinlerinden döndürmek için müslümanlara en ağır eziyetleri yapmışlardı, hicretten sonra da müslüman olan çevre kabilelere zulmediyorlardı. Zulüm ne ki katlediyorlardı.

    Şimdi cephenin gerisinde beklerken komutanınız düşmanlarınızı kastederek size “onları nerede yakalarsanız öldürün” dese ne diyeceksiniz? “Ama onlar da insan, yazık, niye öldürüyoruz” mu?

    Ayetin hemen sonunda söylenen “Şayet onlar vazgeçerlerse siz de vazgeçin. Zira Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” kısmını neden atlıyorsunuz? Maslahata uygun değil mi?

    Hindistan’da ki terör olayının faturasını İslam’a kesmenizi anlayışla karşılıyorum. Yazılarınızdan tanıdığım kadarıyla size yakışanı yapıyorsunuz. Hadi Stalin’in devlet terörüyle katlettiği milyonların faturasını da Ateizm’e keselim. Hitler’in katliamının faturasını da faşizme kesebiliriz ne güzel. Faturayı kesince “düşünme” borcundan kurtuluyoruz ne de olsa!

    İroniyi bir kenara bırakırsam diyeceğim şudur: “Terörün dini yoktur, ideolojisi de” Tek amacı vardır öldürmek ve katletmek. Bunu yapan asla müslüman olamaz, kafir de olamaz. İnsanlıktan çıkmıştır çünkü. Kafir olmak için bile önce insan olmak gerekir.

    O yüzden siz de terörün faturasını işinize gelen yere kesmek yerine, müslüman veya başka bir inançtan olan herkese terörü lanetlediğinizi söyleyin. Aksi halde terörü meşru göstermeye çalışmış oluyorsunuz ki bu yaptığınız teröre destektir! Bir müslümana hangi hakla senin dinin terörü destekliyor dersiniz? Size inanan bir akılsız “madem dinim böyle diyor ben de keseyim o zaman” dese bu teröre siz sebep olmuş olmayacak mısınız?

    Sizi tenzih ederek söyleyeyim, din düşmanlığı bazılarının gözlerini kör ediyor. Makul bir şekilde düşünemiyorlar bile!

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    Mevlana, kadınlar, Yahudilik

    Sn Fizikçi,

    (Bu ABD’nin yüceltilmesi, İsrail’in aklanması bana Fettullahçı bir yaklaşım gibi göründü. Yanılıyor muyum?)

    Ben mitoloji ve destanları çok severim. Her tür mitoloji: Türk, Yunan, Roma, Arap, Sami vs. Mitolojide tanrılar hayvan kılığına girer, hayvanlar tanrı olur, ceza olarak insanlar taş olur, çeşitli hayvanlara hatta ağaçlara dönüştürülür, yarı hayvan yarı insan yaratıklar, devler, ebabil kuşları, hüthüt, uçan atlar, uçan halılar ortalıkta cirit atar. Bu masalsı dünya insanın düş gücünün bir yansımasıdır. Böyle benzer şeylere hala inanan insanlar olabilir. Bunlara gülüp geçerim.

    Ama, örneğin biri kalkıp da bu mitolojiyi hak bir din gibi savunmaya kalkışırsa, buna inanmayanların kafir olacaklarını, bunu kabul etmeyenlerin öldürülmeleri gerektiğini söylerse buna gülüp geçemem. Ve böyle mitolojik bir inanç uğruna insanlar, kadınlar, genç kızlar, çocuklar boşuna acı çekiyor, öldürüyor ve kan dökülüyorsa bu durumda bir aydın olarak elimden geldiğince müdahale eder, eleştirir, saçmalığı ve yanlışları göstermeye çalışırım.

    Benim yaptığım kısaca budur. Bu sizin anlattıklarınız da domuzlar, maymunlar vs İslam mitolojisi, Arap-Sami Yahudi masalları, İsrailiyattır.

    Din, ırk, millet ve cinsiyet ayrımcılığı yapan; çok eşliliğe, kadınların dövülmesine, kadınların evlere kapatılmasına, akraba evliliğine ve köleliğe cevaz veren; cihat, savaş ve yağmacılığı (ganimet) teşvik eden; kadınları “tarla” olarak gören erkek egemen bir anlayışın ürünü, dünya hayatını bir oyun eğlence gibi gösteren; huri ve gılmanlarla dolu altlarından şarap, süt ve bal ırmakları akan pornografik cennetler vaat eden; sado-mazo işkence mekanları, kanlı irinli suların içildiği cehennemle insanları korkutan; basit suçlara el ve ayak kesme cezası veren; üstelik en şekilci tapınma yöntemini benimsemiş ve Yahudiliğin kötü bir taklidi olan bir dini hoş görmek, hoş göstermeye çabalamak akıldışıdır.

    İşte zaten kötü bir taklit olduğu için Yahudi ve Hristiyanlarla arasına mesafe koymaya, onları dışlamaya çalışıyor. Çünkü, onlarla dost olan bir kimse zamanla Tevrat’ı ve İncil’i okuyup aradaki farkı ve yapılan yanlışlıkları fark edebilecektir. Bunun için ulema –Kuran’da yazmamasına rağmen- Tevrat ve İncil’i muharref ilan edip işin içinden çıkıyor. Böyle eğreti inançların hangi gerekçelerle olursa olsun savunulması ve akılcı yorumlarla bu dinin kurtarılması mümkün değildir. Eğer mümkün diyorsanız o zaman aynı yöntemle Yunan mitolojisi ve tüm pagan dinleri de kurtarabilirsiniz…

    * * *
    Mevlana’ya gelince: Kadınlar konusunda Mevlana bir taraftan “Kadınlar Hakkın nurudur” derken, öte yandan içinde yaşadığı kültür çemberinin etkisiyle kadını ikinci plana atma ve hor görme yolunu seçer, kadının erkek için yaratıldığını (Mesnevi 2460); gözyaşının kadının tuzağı olduğunu (Mesnevi 2435); erkeğin “akıl”, kadının “nefs” olduğunu ileri sürer:

    “Nefis de kadın gibi her ihtiyaca çare bulmak için yüzünü bazan toprağa sürter, bazan büyüklük taslar” (Mesnevi 2660); “Aklı erkek bil, nefsi ve tamahı kadın; nefis ve tamah eziyet edici ve inkarcıdır, akıl ise ışıktır.” der. (Mesnevi 2940)

    Oysa, “tamah ve akıl” cinsiyetle ilişkilendirilemez. Ne ırkla, ne de dinle. Kadın salt bir seks objesi olarak görülüp toplumsal hayattan dışlanıp hareme kapatılırsa ondan ne beklenebilir ? Ne Mevlana ne diğer peygamberler Marie Curie, Clara Zetkin, Rosa Luxemburg, Simone de Beauvoir gibi kadın düşünür ve bilimciler olabileceğini tahmin edemezlerdi. Günümüzde kadının akıl ve bilim bakımından erkekten hiçbir farkı olmadığı ortaya çıkmıştır.

    Mesnevi şarihlerinden (yorumcu) Kenan Rifai, Ali İmran Suresi 14 “Kadınlara, oğullara, yüklerle altın ve gümüş yığınlarına, salma atlar, develerle ekinlere sevgi arzu ve şehvet duymak insanlara hoş gösterilmiştir.” ayetine göndermede bulunarak “Bu ayete kadınlarla başlanılması elbette çok manalıdır. Bu işaret, kadın sevgisinin ve kadın fitnesinin diğerlerinden daha şiddetli olduğunu gösterir” diyor. (1)

    Oysa günümüz çağdaş düşüncesinde, aşiret düzenine özgü bu erkeksi söylemin ne kadar boş ve manasız olduğu, üstelik “kadın fitnesinden” söz edilmesinin cinsiyet ayırımcılığı yaratan sevimsiz bir görüş olduğu açıktır.

    Yahudilik konusuna gelince: Mesnevi’de “kendi milletinin bağnazlığından dolayı Hristiyanları yok eden Yahudi bir hükümdardan” söz edilir. Bu hükümdarın “çıfıtça kininden” dolayı yüzbinlerce mümin öldürülür:

    “Hükümdar çıfıtça kininden dolayı öyle şaşı oldu ki, aman ya Rabbi sen koru. Musa dininin koruyucusuyum ve yardımcısıyım diye yüzbinlerce mazlum mümini tepeledi.” (Mesnevi 330-340). (2)

    “Çıfıt” Yahudileri aşağılamak için kullanılan argo bir sözcüktür. TDK Türkçe Sözlük (1969 baskısı) şöyle yazıyor: “Çıfıt Yahudi demek ise de ancak hakaret için kullanılır”. Çıfıt “hilekar, düzenbaz, dolandırıcı” anlamlarına da gelir. Nasıl olur da Mevlana bu argo sözcüğü Mesnevi’de kullanabilir ?

    [Burada şunu da belirtmek durumundayım: Yeni basılan sözlüklerde “çıfıt” kelimesinin sadece Yahudi anlamına geldiği belirtiliyor. Hakaret içerdiği es geçilmiş ! Nasıl ki kadınlara hakaret içeren kelimelerin sözlüklerden ayıklanması için bir kampanya başlatıldıysa bundan böyle “çıfıt” ve benzeri kelimeler için de gizli bir “aklama” kampanyası yürütüldüğü anlaşılıyor. Uluslar tarihte yapmış oldukları ayıpları, suçları üstünü örterek, onları yok sayarak kurtulamaz. Ayıpların ve suçların itirafı gerekir. ]

    Kenan Rifai öyküdeki Yahudi hükümdarın Şeytan’ı simgelediğini ve Şeytan’ın görevini gördüğünü belirtir. (s: 58, 61) (3)

    Derken, bu şeytani Yahudi’nin emrindeki komutanlar birdenbire “Yahudi hışmı” yani Yahudi öfkesine kapılarak kendi aralarında savaşa başlar. Bu kargaşada yüzbinlerce kişi ölür, kesik kafalardan tepeler yapılır. (Mesnevi 705-710). Yine bir başka Yahudi hükümdardan “o köpek çıfıtı gör ki ne işler yaptı” diye söz edilir (Mesnevi 750-780).

    İmdi, “çıfıtça kin, Yahudi öfkesi” diye bir öfke ve kin çeşidi mi var? İsterseniz bu yukarıdaki “Yahudi” ve “çıfıt” sözcükleri yerine “Türk” kelimesi koyarak metni okumayı deneyin ve ne kadar rahatsızlık verici bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu anlayın. 301den kapıyı açarlar. Bir Türk olarak bu bizi nasıl rahatsız ederse, bu duruma düşürülen her ulusu da aynen üzer.

    Mevlana’nın ölümü yüceltmesi ve Yahudileri şerefsiz bir ulus olarak göstermesi de şaşırtıcıdır. Oysa ondan umulan insanı, sevgiyi ve yaşamı yüceltmesidir. Bakın ne yazmış:

    “Allah Kuran’da buyurmuştur ki ey Yahudi halkı, ölüm sadıklara hazinedir, kazançtır. Dünya ehli için kazanç arzusu vardır. Sadık olanlar için ise ölümü istemek kazançtan daha iyidir. Ey Yahudiler halk arasında şerefinizi muhafaza etmek istiyorsanız bunu diliniz söylesin.” (Mesnevi 4010-4015)

    Yani Yahudiler “ölümü isteseler” halkın gözünde şerefli insanlar mı olacaklardı ? Bunlar çok yanlış, ayırımcı, bölücü, insan çabasına, emeğine, insanların yaşama arzusuna, sevincine çok aykırı düşüncelerdir.

    Görüldüğü gibi Mevlana gibi büyük bir zeka ve düşünürün bile, almış olduğu dinsel eğitim, önyargılar ve mahalle baskısıyla bu tür hatalı yollara ve yanılgılara düşmesi kaçınılmaz olmuştur. Eğer Mevlana bu hale düşmüşse sıradan insanların durumunu tahmin edin. İşte Bombay’daki olaylar !

    Ancak, Mevlana’nın düşünceleri zaman içinde değişmiş, evrim geçirmiş, ve kendisini bu baskıdan büyük ölçüde kurtararak Yunan filozofları ve Platon’un etkisiyle İslam dünyasında yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan mistisizme (tasavvuf) kaymış, “Varlık Birliği” (Vahdeti Vücut) felsefesinden etkilenmiş ve bu felsefenin gelişimine katkıda bulunmuştur. İnsanların gerçek kurtuluşu ve özgürlüğe kavuşabilmesi için dini öğretim veren okulların ve minarelerin yıkılması gerektiğini sonunda anlamış ve cesaretle haykırmıştır:

    Ta medrese vü minare viran neşeved
    Ahvali kalenderi be saman neşeved
    Ta iman küfrü küfr iman meşeved
    Yek bendei Hak behak Müslüman neşeved

    Abdülbaki Gölpınarlı’nın çağdaşı araştırmacı-yazar Dr. M. Celal Duru bu dörtlüğü şöyle yorumlamıştır: “Medreseler, minareler yıkılmadıkça, bağnaz öğretiler ortadan kalkmadıkça, düşüncelerdeki baskı, vicdanlardaki acı da ortadan kalkmayacaktır. Küfrün de bir çeşit iman, imanın da bir çeşit küfür olduğu anlaşılmadıkça, inançlar ve görüşlerde karşılıklı hoşgörü sağlanmadıkça Tanrıyı ve gerçeği arayanlar¬dan hiç biri ülküsüne ulaşamayacaktır.” (4)

    Bu gözüpek görüşlerin, insan düşüncesinin kaydettiği bunca ilerlemeye rağmen, daha olgun, daha açık bir deyişi var mıdır? Nitekim olgunlaştıkça yanılgılarını fark eden Mevlana, namaz yerine simgesel bir arınma olan “Sema”ya yönelmiş, ham iken pişmiş, piştikten sonra yanmış ve

    “Gel, yine gel, her ne olursan ol, yine gel!
    Kafir de olsan, putperest de olsan yine gel!
    Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da, yine gel!”

    söylemiyle tüm insanları kucaklama yoluna yönelmiştir.

    Dipnotlar:
    (1) Şerhli Mesnevi Şerif, Kenan Rıfai, Kubbealtı Neşriyatı, İkinci Baskı, İstanbul, 2000, s: 348, 349
    (2) Age
    (3) Age
    (4) Tarihi Simalardan Mevlevi, Dr. Muhittin Celal Duru, Kader Yayınevi, 1952

  • fizikci dedi ki:

    Sn Hulki Can,

    Allah aşkına yazdıklarımı okuyor musunuz?

    Bir sürü argüman/iddia attınız ortaya, hepsine tek tek cevap verdim. Sizden tık yok. Kabullendiniz mi yani? Yani bundan sonra “Onları nerede yakalarsanız öldürün” ayetini doğru mu anlayacaksınız? Terörle İslam ya da başka bir ideolojiyi ilişkilendirmenin ne kadar yanlış olduğunu anladınız mı yani? Bundan sonra böyle yapmayacak mısınız? Bir önceki yazınızda sizin antisemitist olmadığınız gibi Kuran’ın da antisemitist olmadığını kabul ediyor musunuz?

    Sükutunuz ikrar anlamına mı geliyor?

    Upuzun bir cevap yazmışsınız. Okudum dumura uğradım. İçinde hiçbir şey yok! Olay bu mudur yani: “İslam’da semitizm var, çünkü Mevlana çıfıt dedi”!

    Bu şekilde tartışmaya devam etmem mümkün değil. Üzgünüm. Size kolay gelsin..

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    Sn Fizikçi

    “Yarayı deşmek gerek. Deşmek yerine üstüne merhem sürersen yangıyı kökleştirmiş olursun. Yangı, yaranın altındaki eti yer.” (Mesnevi, VI cilt, 2605)

    Ben size gerekli yanıtı fazlasıyla verdiğimi sanıyorum.

    Hiç “kafirleri bulduğunuz yerde öldürün” diyenle, “kafir olsan da gel” diyen aynı olur mu ? Cihatı emredenle, barışı savunan bir olur mu ?

    Ama, bu dumur olayına üzüldüm. Dumur körelme demek. Siz körelmediniz, kör de olmadınız. Belki biraz gözleriniz kamaşmıştır. Biraz. Çok az.

    Bakın Alevi yurttaşlar cami istemiyoruz diye ayaklanma halindeler. E siz her yeri camilerle doldurup taşırırsanız, günde 5 vakit hoparlör bağırtısıyla ortalığı birbirine katarsanız olacağı budur. Yakında halk da cami istemiyoruz derse şaşırmayın.

    Siz dumura uğramadınız. Belki de pişmeye başladınız. Bu da acı verir.

    Teşekkürler.

  • fizikci dedi ki:

    Hulki Bey,

    kusura bakmayın ama habire tribünlere oynuyorsunuz. Bakın argümanlarınıza tek tek cevap verdim diyorum, siz hepsini görmezden gelip yeni argümanlara yelken açıyorsunuz.

    Tutmuş şimdi de pişmeye başlamışım da, acı verirmiş de falan gibi laf ebeliği yapmışsınız.

    Hiç “kafirleri bulduğunuz yerde öldürün” diyenle, “kafir olsan da gel” diyen aynı olur mu ? Cihatı emredenle, barışı savunan bir olur mu ?

    O ayetin tamamını yukarıda yazdım. Sizin anladığınız gibi (ya da anlamak istediğiniz gibi) olmadığını belirttim. Nerde cevap? Hala aynı şeyi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koymaya çalışıyorsunuz.

    Hayır bir de komik olan; Mevlana önceden müslümanmış, sonra pişmiş, yanmış ateist olmuş gibi gayri ciddi beyanatınız. Bu mu acı verecek? Ben buna gülüyorum be. Neşelendiriyor bilakis.

    Bakın Alevi yurttaşlar cami istemiyoruz diye ayaklanma halindeler. E siz her yeri camilerle doldurup taşırırsanız, günde 5 vakit hoparlör bağırtısıyla ortalığı birbirine katarsanız olacağı budur. Yakında halk da cami istemiyoruz derse şaşırmayın.

    Ben diyalog falan deyince “Bu … bana Fettullahçı bir yaklaşım gibi göründü. Yanılıyor muyum?” demiştiniz. Ben de sizin bu laflarınızdan size kızılbaş diyeyim. Birbirimizi yaftalıyalım süper olur. Zaman’ın reklamındaki gibi… Fettullahçı deyip geçmeyin, onlardan öğreneceğiniz çok şey var demek ki. Yaftalamaktan vazgeçmek ilk dersiniz olsun.

    Keşke düşüncenizi yalpa yapmadan savunabilseniz. Keşke iddialarınıza verilen cevaplara siz de dürüstçe cevap verseniz. Şöyle fikir alış verişinin tadını çıkarsak. Kendimi %100 haklı görmek gibi bir akılsızlığım yok. Yanlışlarımı öğrenmek için acı çekmeye de razıyım. Ama şark kurnazlığıyla cevaplarımı görmezden gelip habire yeni argümanlar üretmeye devam etmenizle olacak iş değil bu.

    Nedendir bilmem artık İslam karşıtları arasında beni zorlayacak, düşüncelerimi gözden geçirmeme neden olacak birilerini bulmakta çok zorlanıyorum. “Ben” dediğim ne ki, altı üstü fizikçiyim, mesleğim de yazılım. Bu işlerde ortalama bilgi sahibi bir insan olabilirim ancak. Ama karşımızdaki gürüh tam bir düşünce sefaleti içinde (sizi tenzih edeyim) Fikirlerimizi gözden geçirmemize neden olmak şöyle dursun bu halleriyle bizi tembelliğe itiyorlar. : )

    Bunu çok defa çeşitli yazarlar, sosyologlar da ifade ettiler. Geçmişin güçlü Tek Parti döneminin fakir ve cahil bıraktığı Anadolu insanı, düşüncede ve entellektüel seviyede onların torunları olan kemalistleri fersah fersah geride bıraktılar. Kemalistler insan hakları ve demokrasi gibi en temel konuları bile hazmedemezken, Anadolu çocukları ekonomide, siyasette, akademik hayatta üst üste başarı gösteriyor.

    Bence Aleviler cami istemiyor diye sevinmeyin (zaten bu sizin hüsnü kuruntunuz, alevilerin camiyle bir problemi yok cem evlerinin kabullenilmesini istiyorlar sadece) başörtüsüyle okuması yasak olduğu için yurt dışına çıkmak zorunda kalan, dolayısıyla daha iyi eğitim alan yeni bir nesil Türkiye’ye dönüyor. Bu zulümden dolayı onların erkek kardeşleri de daha bir hırsla çalışıyor, çevredeki konumlarını terkedip merkezi talep ediyorlar.

    Ama korkacak bir şey yok. İnşallah herşey daha güzel olcak.

  • Hulki Can (author) dedi ki:

    Sn Fizikçi,

    “Kafirleri bulduğunuz yerde öldürün” emri veya “kadınları dövün” emirleri ve benzerleri herhangi bir koşula bağlı olsa da olmasa da insanlık dışı, ahlak dışı ve etik dışı emirlerdir.

    Şeriat, dinsel emirler, yasalar, kurallar, kaideler devirden devire değişen, zamanla kaybolan, yok olan, tüketilen, sonlu, canlı ve cansız şeylerle, nesnelerle ilgilidir. Onu yap bunu yapma, onu ye, bunu yeme, şunu iç, bunu içme, onu giy, bunu giyme. Ve bu emir ve uygulamaların çoğu dünyanın Arabistan yarımadasının dışında kalan bölgelerinin iklimsel ve coğrafi koşulları düşünülmeden, bilinmeden ortaya atılmış kurallardır.

    Domuz yetişmeyen, şarap üretilmeyen bölgelerde “domuz ve şarap haramdır” türünden yasalar koymanın ne anlamı olabilir? O halde, bunlar nasıl kutsal emirler olarak kabul görülür? Çok yüce ve görkemli Tanrı’nın emirleri, kuralları sadece belli coğrafi bölgelerde, kısacık bir “oyun ve eğlence” olarak görülen dünyevi yaşam için mi geçerli?

    Yani, nasıl oluyor da aşiret, klan veya bedevi kabilelerine özgü mitolojik, yerel inançlar, gelenekler, adetler sanki evrensel, kutsal emirlermiş gibi Yaratıcıya atfediliyor? Ve bu yıllar öncesinin köhnemiş kurallarını savunmak için bir sürü laf ebeliği yapılıp Tanrı bir kalkan olarak kullanılıyor? Böylece evreni ve insanı yaratan Tanrı bir aşiret ilahi seviyesine düşürülmüş oluyor, aşağılanıyor, kimse bunu göremiyor.

    Sonsuz, kadiri mutlak, ölümsüz, öncesiz ve sonrasız Tanrı insanların huyuna suyuna göre, falanca ermiş kişinin yüzü suyu hürmetine, geçici, sürekli değişen, evrim geçiren kurallar koymaktan, en ilkel ibadet şekli olan ve güneşin hareketlerine endeksli yat kalk şekilci bir tapınmaya, taş bir yapıya dönerek önünde secde etmeye, en ilkel evlilik şekli olan çokeşliliğe, akraba evliliğine, kadınların tarla gibi görülmesine, kadınların dövülmesine, savaş ganimeti olarak köle ve cariye sahibi olmaya izin veya onay vermekten arık ve beridir.

    Vikinglerin tanrısı Odin gibi insanları savaşmaya, cihata teşvik etmekten, “kafirleri bulduğunuz yerde öldürün” diye emirler yağdırmaktan haydi haydi münezzehtir. Tanrı, Yunan mitolojisindeki cehennemin benzeri demir zincirler ve gürzlerle insanlara eziyet edilen, bağırsakları patlatan kaynar sular, kan ve irin içilen, zakkum meyvesinin yendiği, derilerin piştikçe yenilendiği, ebedi işkence mekanları oluşturmaktan, da uzaktır, arıktır.

    Tanrı, balkonlu köşkler, yeşil divanlar, döşekler, yastıklarla dolu, ipek elbiseli, kolları bilezikli inci gibi oğlanların cirit attığı, memeleri tomurcuklanmış ve cinsel ilişkide bulunmalarına rağmen sürekli bakire kalan hurilerle dolu pornografik, müstehcen, edep ve ahlaka aykırı yerler oluşturmaktan da münezzehtir.

    Bir görüşü, eleştirmek, tartışmak, o görüşün karşıtı ya da düşmanı olmak anlamına gelmez. Nasıl ki Türkiye’nin ekonomi politikasını eleştirmek Türk düşmanlığı, fitne veya nifak sokmak anlamına gelmez ise, Kant’ın görüşlerini eleştirmek de Kant düşmanlığı, Atatürk’ü eleştirmek de Atatürk düşmanlığı anlamına gelmez. Sadece putlaştırılan, tabulaştırılan inançlar, nesneler, kurumlar, kişiler eleştirilemez, dokunulamaz, tartışılamaz konumda kalır ki bu da bir türlü gelişemeyen ilkel, köleci ve feodal toplumlarda görülür. Uygar toplumlarda tabular yoktur.

    Kutsallık kalkanı altında genellikle bastırılmış ırkçılık, şoven milliyetçilik, dinsel ayırımcılık, azınlıklara karşı saldırganlık, kadını aşağılama, bağnazlık gelişir ve bu kutsal kalkan dogma ve dinsel inançları ve bunları kullanarak egemenlik sürenleri de yapay bir şekilde korur.

    Her din ve felsefede olduğu gibi İslam dininde de eskimiş, miadını doldurmuş, batıl, uygulanması olanaksız kurallar, mitolojik ve pagan adetlerden kaynaklanan inanç ve uygulamalar vardır. Bunları ayıklamak, gerçek doğruları bulmak gerekir. Amacım dindarları üzmek ya da sevindirmek değil. Amaç gerçeğin, salt gerçeğin ortaya çıkmasıdır. Bu bağlamda amaç dinsizliği yaymak değil, İslam’ın ve dinlerin gerçek içeriğini, kapsamını, kaynaklarını ortaya çıkartmaktır.

    Gerçek anlamda tanrıtanımaz veya dinsiz olanlar, insanları bir koyun sürüsü gibi gütmek, cihat, fetih ve savaşlardan savaşlara sürükleyebilmek için kendi düşüncelerini, inançlarını, kuruntularını, hırslarını, küçük hesaplarını, nefretlerini, intikamlarını kutsallık kalkanıyla Yaratıcıya yükleyenler ve sanki kutsal emirlermiş gibi bunları insanlara kabul ettirenlerdir.

  • Önder Gülsoy dedi ki:

    Peygamberin kitabı oluşturma sürecini de burada gözden kaçırmamak gerekiyor. Kuran’ı oluşturan ayetlerin büyük çoğunluğu Medine’de ortaya çıkmıştır. O yıllarda dikkate değer bir yahudi nüfusun bulunduğu Medine’de peygamberin bu kitleyi etkilemekte güçlük çekmesi de önemli bir faktördür. Ancak Hitler’in Kavgam’ı vb. gibi kitaplarla karşılaştırmak da ciddi bir haksızlık olacaktır; Kuran tam tersine Tevrat’la doğan semitik mesaja sadıktır, aslında birçok noktayı da kopyalamıştır. İslam tarihi boyunca yahudilere özel bir hoşgörü gösterildiği söylenemez; ancak karşılaştırıldığında hıristiyanlık tarihi çok daha ayrımcı görünmektedir.

  • Hulki CAN (author) dedi ki:

    Evet. O devirde Medine’de (Yesrib, Yasreb) kalabalık bir Yahudi nüfusu vardı. Ve Muhammet Mekke’den kaçmak zorunda kalınca Medineliler kendisini sempatiyle karşıladılar. Arapların çoğu putperestti. Gerçi Yahudilik veya Hristiyanlığı benimsemiş Arap aşiretleri de vardı.

    Muhammet’in başlangıçtaki amacı çok tanrılı bölünmüş Arap aşiretlerini tek Tanrı altında birleştirmekti. Bunun için en uygun din Yahudilikti. Çünkü yeni bir din olmasına rağmen Hristiyanlıktaki Üçlük inancı bu birliğe engel olabilir, sonu gelmeyen felsefi tartışmaların içinde boğulabilirdi.

    Bunun için Muhammet İbrahim dini diyerek Yahudiliği seçti. Ancak, Yahudiliğin çok karmaşık ve ayrıntılı kuralları olduğunu gördü. Binlerce sayfadan oluşan Tora, Talmud, Mişna ve diğer kitapları okumasına olanak yoktu. Okuması yazması da olmayınca daha basit ve sade bir din kurma yoluna gitti.

    Yahudiler ile olan birlikteliği bu şekilde bozuldu. Yolunu ayırdı. Kıble Yeruşalim iken Mekke oldu, Şabbat da cumartesiden cumaya kaydırıldı. Diğer kurallar daha basitleştirilerek kabul edildi.

    Bundan sonra en büyük tehlike Yahudi ve Hristiyanlar oldu. Çünkü karşılaştırıldığı takdirde dinin “kopyalanmış” olduğunun ortaya çıkma tehlikesi vardı. Böyle yapay bir dini ayakta tutabilmek için imandan ziyade zor, şiddet, korku, tehdit kullanması gerekiyordu. Nitekim öyle yaptı.

    “Hazreti Muhammetin Felsefesi” isimli yapıtında Cemil Sena “Önemli bir kısmı İsrail öykülerinden ibaret olan Sureleri ezberleterek evlatlarımızın düşünce ve öğrenim yeteneklerini törpülemeye kimsenin hakkı yoktur.” diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.

  • fizikci dedi ki:

    Evet böyle düşünebilirsiniz. Turan Dursun, İlhan Arsel (miydi?) vs. buna benzer şeyler yazmışlardı hala da yazıp duranlar var. Bunların tamamı teoridir. Gerçek veri değil.

    Hz. Muhammed’in gerçekten peygamber mi değil mi olduğunu bilimsel yöntemlerle ispatlayamayız. Dileyen inanır, dileyen inanmaz.

    Ben şahsen inanıyorum. Hz. Muhammed’in tek başına çıktığı yolculuğa ilk 10 senesinde bir avuç insan eşlik etmiş, sonraki 10 senesinde yüzbinleri kendisine inandırmıştı. Kendisinden sadece 30 sene sonra İslam’ın mesajı Türkiye’nin 30 (otuz) katı topraklara ulaşmıştı. Böyle bir devrimin dünya tarihinde bir benzeri yoktur.

    Sigara gibi basit bir alışkanlığı binlerce bilim/düşünce adamı, çok küçük bir topluluğa bile bıraktırmada başarılı olamazken, Hz. Muhammed şarap gibi ciddi bir alışkanlığı, büyük bir topluluğa sadece “bir kere söylemesiyle” bıraktırmıştır. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen insanlardan (Hz. Ömer gibi, Hz. Ali gibi) dost düşman herkesin hayranlıkla baktığı liderler çıkarmıştır.

    Açık mucizeleri vardır. Kur’an’da ve hadislerde gelecekten haberler vermiştir mesela. Kuran’da Persler’in Rumları yendiği ancak bir kaç sene sonra dünyanın en alçak yerinde Rumların Persleri yeneceğini söyler. Bu gerçekleşmiştir. Hem de bunun gerçekleştiği yerin (Lut Gölü kıyısı) dünyanın en alçak yeri olduğunu o zamanki insanlar bilmiyorlardı, bilemezlerdi. Bu bilgi, o mucizenin bu çağın insanlarına bakan yönüdür.

    Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj (insanın tek amacı Allah’ın rızasını kazanmaktır) günümüzün bireysel ve toplumsal problemlerini çözmede tek adaydır. Bu mesaj 1400 senedir tazeliğinden ve güzelliğinden hiç bir şey kaybetmemiştir. Tek problem insanların buna inanmasıdır. Hz. Muhammed insanları buna inandırdı ve dünya tarihinin en güzel çağını inşa etti. Onun mesajıyla bunu tekrar gerçekleştirmek mümkün. Dünyanın dört bir tarafına okul açan insanlar bunu başarmak için uğraşıyorlar. Ben ümitvarım. İnşallah başarılı olacaklar.

  • İslam Nuru dedi ki:

    Çok yazılar,çok kitaplar okudum,ama burada ki görüş kadar basit olanını pek okumamıştım..Yazıyı okurken kendimi masal dünyasında sandım bir an…İnsanların elbette fikir ve görüşleri olacak,bu doğrultuda düşündüklerini de ortaya koyacak..Bunları ortaya koyarken de somut veriler kullanacak,karşısında ki insanları ikna edebilmek için,bunda bir acayiplik yok…

    Acayip olan dini bir tartışma veya görüş alışverişinin bile bu kadar basit,kulaktan dolma ve bazı insanların insanlığa empoze etmeye çalıştığı,hiçbir delile ve bilgiye dayanmayan fikirlerinin burada gerçek gibi anlatılması..Din bir iman meselesidir,kimin inanıp inanmayacağı ancak kendini bağlar,bu konuda da bir problem yok..Problem,inanmadığı ve bilmediği bir konuda insanlara yanlış bilgiler vererek,onların kafalarında, acaba sorusunu oluşturmaya çalışmaktır..İslamın son din ve Kuran-ı Kerim’in son kitap,H.z Muhammed(s.a.v) son peygamber olduğunu anlamak isteyen,biraz akletsin yeter,araştırsın,karşılaştırsın ve düşünsün…Hemde uzunca bir süre herşeyi,bu o kişiye kafi gelir de artar bile bu fani dünyada…

  • kul dedi ki:

    merhabalar tesadüfen bu siteye girdim ve bir internet sayfasında bu kadar fazla kaldığım ilk defa oldu çünkü muhabbet çok güzeldi.tabi fizikci arkadaşımızın veya abimizin diyeyim galiba benden yaşıbüyük onun söledikleri beni etkiledi (burdan sonra yazdıklarımı şuan sildim) en az 60-70 satır yazdım ve hepsini sildim çünkü fizikçi o kadar fazla somut delille cevaplar yazmışki hep konu saptırılmış, yani anlamak değilde işine gelenleri anlamak gibi bi durum oluşmuş sadece hulki bey’e yazacağım ALLAH ıslah etsin. bu arada fizikçi mail’ini verirsen tanışmak sohbet etmek isterim.ALLAH (c.c) emanet ol.

  • Hulki CAN (author) dedi ki:

    Dine karşı yönetilen eleştiri ve ihlalleri engellemenin yolu başlangıçta falaka, recm, ateşte yakmak, aforoz etmek, işkenceyle öldürmek gibi cezalardı. Kilisenin Ortaçağda engizisyon mahkemeleri aracılığıyla işlediği cinayetler ve yaptığı kırımların unutulması mümkün değildir. Ancak bu dinsel vahşet, dinsel düşünceye karşı eleştirilerin artmasını engelleyemedi.

    Bunun üzerine Yahudi ve Hristiyan ilahiyatçılar eleştirilere “dinbilim” ile karşı koymak yolunu seçmek zorunda kaldı. Hatta öyle ki Hristiyan dinbilimindeki “apolojetik” denilen bölüm dine karşı yapılan akılcı, mantıksal ve bilimsel eleştirileri her ne pahasına olursa olsun savunmayı amaçlar. Apolojetik, Hristiyanlığın tanrısal yetkisini “deliller” (hüccetler) göstererek savunmayı ve kanıtlamayı hedefler. Bu işle uğraşan dinbilimcilere de “apolojist” (savunucu, müdafi) denir.

    Örneğin, Hristiyan apolojistler Baba, Oğul ve Kutsal Ruhtan oluşan, “Üçlük” denilen, üç kişilikli ama tek bir tanrının varolduğunu “deliller” göstererek savunur. Yahudi apolojistler Tevrat’ta Musa ve Yeşu’nun vaat edilen diyarı fethederken yaptıkları savaş ve soykırımların haklı ve doğru olduğunu “deliller” ile aklamaya çabalar.

    Kendi dogmatik inançlarına göre istedikleri kadar “delil” ve “kanıt” göstersinler. Bunların hiçbiri geçerli, mantıklı, etik ve bilimsel değildir. Zaten burada esas amaçlanan, mümin kitlede “bak işte eleştirilere yanıt veriliyor, demek ki bizim dinimiz sağlammış” kanısını uyandırmaktır. Mümin kitlenin, dinin deliller ile savunulduğunu bilmesi yeterlidir, böylece rahat rahat uykusunu sürdürebilecektir !!

    Hristiyanlıktan 6 yüzyıl sonra ortaya çıkan Müslümanlık kendisine karşı yöneltilen eleştirileri, apolojetik yöntemi bilmediğinden, önceleri ölüm tehditleriyle, kafa keserek, derileri yüzerek, ve idam fetvaları çıkartarak önlemeye çalıştı. Ama başarılı olamadı. Bilim adamları ve araştırmacılar yaşamları pahasına bile olsa dini eleştirmeyi sürdürdüler. İslam dinbilimcileri de Hristiyan meslektaşlarından bu yöntemi sonunda öğrendiler. İşte burada bunun bir örneğini görüyoruz.

    Kuran’dan ayetler göstererek yaptığım eleştirilere karşı verilen yanıtların büyük bir bölümü akıl dışı, etik dışı ve bilim dışıdır. Ancak, dediğim gibi, bunun fazla bir önemi yoktur, çünkü hedef mümin kitleyi güya dinin savunulduğuna, güya doğruluğunun kanıtlandığına, güya tüm eleştirilerin bertaraf edildiğine inandırmaktır. Dogmatik ve çağdışı inançların doğruluğunu kanıtlamak için ne kadar “delil”, ya da, “veri” gösterilirse gösterilsin, bunlara “somut” yaftası yapıştırmakla o deliller somut olamaz. Böyle bir yöntemle dünyadaki tüm pagan ve mitolojik dinleri aklamak da mümkün olabilir ! !

    Başka dinden olanları lanetlenmiş olarak kabul eden, kavmiyet ve cinsiyet ayrımcılığı yapan, kadınların dövülmesini, köleciliği, çok eşliliği, ellerin ayakların kesilmesini, Allah uğruna savaşmayı ve insan öldürmeyi savunan, müminlere mükafat olarak hurilerle dolu bir seks cenneti vaat eden bir dinin “tazelik ve güzelliğinden” söz etmek ne kadar uçuk bir düşünceyse, bu dinin “günümüzün bireysel ve toplumsal problemlerini çözmede tek aday” olacağını iddia etmek bir başka uçukluktur, ve bunların hiçbiri bilim, mantık, ahlak ve insanlıkla bağdaşamaz.

  • fizikci dedi ki:

    1. Tahrif edilmiş dinlerin faturasını İslam’a kesemezsiniz. Hristiyanlıktan, Yahudilikten örnekler gösterip İslam’ı karalamaya çalışmak insanların zekasını küçümsemekten başka bir şey değildir. Bu sözde delillere ancak kendiniz inanırsınız.

    2. “Kendi dogmatik inançlarına göre istedikleri kadar delil göstersinler” demek, “istediğiniz kadar delil gösterin bizim dogmatik inancımızı değiştiremezsiniz” demekle aynı şeydir. Sizin dogmanız size, bizim dinimiz bize..

    3. İslam’a yöneltilen eleştirilerin “ölüm tehditleriyle, kafa keserek, derileri yüzerek, ve idam fetvaları çıkartarak” bertaraf edildiğini iddia eden hiç olmazsa bir iki örnek vermez mi? Yoksa gene engizisyon vahşetinin faturasını İslam’a mı kesiyorsunuz?

    4. İslam gerçekten de “başka dinden olanları lanetlenmiş olarak kabul eden” bir din olsa ne kadar mutlu olacağınızı tahmin edebiliyorum. Ama ne yazık ki İslam öyle bir din değil. Ordan size ekmek çıkmaz. Başka argümanlara yelken açınız.

    5. Hurileri bir mükafat olarak kabul etmiyor olabilirsiniz. Sizin bileceğiniz iş. Ama insanın doğası (yaratılışı) böyledir. Bu tür gerçeklere gözünüzü kapatmakla sadece kendinize gece yaparsınız.

    6. Kavmiyet ayrımcılığı: Efendimiz’den önce Arap toplumunun en büyük problemi kavmiyetçilik idi. Kabileler arasında sürekli savaşlar oluyordu. Efendimiz’in lanetlediği bir şey varsa o da kavmiyetçiliktir. Akif bunu ne güzel anlatıyor:

    Hani milliyetin İslâm idi? Kavmiyyet ne?
    Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine!
    Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
    Küfr olur, başka değil kavmini sürmek ileri.
    Arab’ın Türk’e, Laz’ın Çerkez’e yahud Kürd’e,
    Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış, nerede?
    Müslümanlıkta anasır mı olurmuş? Ne gezer?
    Fikrî kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.

    7. Kadınların dövülmesi: İslam kadının dövülmesini emretmez. Aksine Efendimiz, “Mü’minlerin îmân bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır.” der. Sonra “hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allahü teâlânın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin!” der. Sonra “hanımına güler yüzle bakan erkeğin defterine, bir köle azat etmiş sevabı yazılır” der. Sonra “Hanımını döven, Allah’a ve Resûlüne asi olur. Kıyamette onun hasmı ben olurum.” der. Daha bunun gibi pek çok hadis vardır. Ne var ki içinde “darabe” fiili geçen bir ayet İslam karşıtları tarafından istismar edilir durur. Yanlış anlaşılır, yanlış anlatılır. Doğrusunu anlamak için ayetin nüzül sebebine, tefsirlere bakmak yeterlidir aslında. Ama bu elbet İslam karşıtlarının işine gelmez.

    8. Cinsiyet ayrımcılığı: İslam kadın erkek eşitliğinden bahsetmez, kadın ve erkek arasında adaletten bahseder. Doğrusu da budur.

    9. Kölecilik: İslam’a yapılabilecek en çirkin yakıştırma belki de budur. İslam köleliği tamamen kaldırmamıştır ama köle azat etmeyi en büyük sevaplardan sayarak teşvik etmiştir. Örneğin pek çok ibadet hatasının (oruç bozmak gibi) cezası köle azat etmektir. İslam tarihinin pek çok muhteşem sahnesinde azatlı köleleri başrolde görürüz. Efendimiz azat ettiği kölesini İslam ordularının başına kumandan tayin etmişti. İslam köle ile efendinin eşit olduğunu, bunların birbirlerine karşı hakları olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bunu görmezlikten gelip, üstüne bir de İslam’a “köleci” demek cahillik değilse iftiradır.

    Daha fazla devam etmeyeceğim. Bu ve benzeri konularda MİSYONER ATEİSTLERE CEVAP VEREN GÜZEL BİR SİTE VAR. Oradan okuyabilirsiniz:
    http://www.islamustundur.com

  • Hulki CAN (author) dedi ki:

    Sn Fizikçi, herkes sizin kadar hoşgörülü değil. Bu siteye yağmur gibi küfür mesajları yağdığını varsayıyorum. Ne dersiniz ?

    1. Önce şunu belirteyim. Ben bugüne kadar ne Turan Dursun, ne de İlhan Arsel’in tek bir kitabını alıp okumuş değilim. Bilgilenmek ve öğrenmek için Kuran’ı açıp okumak yeterlidir. Her şey zaten “apaçık” yazmaktadır. 50 seneden beri bu konuların içindeyim. Misyoner ve ateist de değilim, tam tersi evreni ve insanı var etmiş bir yaratıcının varlığına inanırım.

    2. Ancak, “yaratıcının varlığı” dinlerin doğru olduğuna bir dayanak oluşturmaz. Tam tersi, dinlerin tanrı tarafından gönderilmiş olamayacağını gösterir. Çünkü bu kadar üstün bir zeka böyle ıvır zıvırla uğraşmaz. Örneğin ne bileyim Muhammet’in amcası için Tebbet suresini düzmez, böyle bir şeye tenezzül etmez. Tarihin başlangıcından beri dünya sahnesine gelip giden dinler, insan düşüncesinin geçirdiği ruhsal dalgalanma, iniş-çıkış, dönüşüm ve değişimlerin (evrim diyemeyeceğim) toplumsal artalana yansımasından başka bir şey değildir.

    3. Evrim kuramının eksik ya da yanlış olması, ne Yahudilik, ne Hristiyanlık, ne de Müslümanlığın tanrılarının gerçekliğine bir kanıt oluşturmaz. Tıpkı Zeus, ya da Jüpiter’in gerçekliğine bir kanıt oluşturmadığı gibi.

    4. “Dinsel Tanrı” ile “bilimsel Tanrı” arasında bir ayırım yapmak gerekir. Dinlerin tanrıları farklıdır: Yahudilerin tanrısı Yehova acımasız, sert, savaşçı, şeriatçı, kurban isteyen, insanları doğal afetlerle cezalandıran, ırkçı ve “kıskanç” bir tanrıdır.

    Hristiyanlığın tanrısı Üçlübirlik Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üç ayrı kimlik ve kişilik güya tek Tanrıyı oluşturur. Bilinenin aksine İsa ne Tevratı, ne de şeriatı onaylamıştır. Tam tersi İbrahim dini ve Yahudi şeriatını yadsımış, şeriat yerine inayeti koymuş, Hahamları ve Yahudi ulemayı “engerekler soyu, yılanlar, körler, ikiyüzlüler, mezar taşları, ahmaklar” gibi hakarete varan sözlerle suçlamıştır.

    Müslümanlığın tanrısı “Allah” ise İbrani tanrısının arabesk bir benzeri veya eşidir: Muhammet “İbrahim dini” diyerek savaş, cihat, kan, kurbanla şeriatı yeniden tesis eser. İnsanlık İsa’nın gelişiyle ileriye doğru bir adım atacak iken bu kere Muhammet’in “İbrahim dini” ile yeniden geriye dönerek bir başka şeriatın boyunduruğuna girer.

    5. Yazınızın 7.ci maddesinde “İslam kadının dövülmesini emretmez” demişsiniz. Ama Kuran emreder ! İmdi size mi inanalım, Kuran’a mı ?

    “Erkekler, kadın üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkar olanlar ve Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.” (Nisa 34-35, Elmalılı)

    Dikkat edin: kadın kötü ve geçimsiz olmasa bile, eğer kocası onun fenalık ve geçimsizlik yapacağından “korkuyorsa” onu dövebilir. Çünkü, “fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince” diyor. Yani ceza vermek için kadının kötü bir eylemde bulunması gerekmiyor; erkeğin “korkması” (!) yeterli !

    Öte yandan zina yapanları da falakaya yatırıp (Nur Suresi 2) yüzer sopa mı vuracağız? Dört şahit getiremeyenlere de (Nur Suresi 4) seksener sopa mı vuracağız?

    “Darabe” fiiline gelince, onun da anlamı sözlükte şu şekilde belirtilmiş: darb: vurma, dövme; kuvvet, güç; çarpma; darabat: vuruş, çarpış; darbül yed: el kol kuvveti; darbül unk: boyun vurma, öldürme. Şimdi sözlükler yanlış mı yazıyor? Yoksa İngilizce Kuranlarda tevil edildiği gibi “light” bir şekilde mi dövelim kadınları? Ya da döverken ipek şerit, veya tavus kuşu tüyü mü kullanalım ?

    Prof. Yaşar Nuri Öztürk buradaki “darb” sözcüğünün 30a yakın anlam içerdiğini ve bunlardan en önemlilerinden dördünün “vurmak, dövmek; çıkmak; gitmek; dolaşmak” olduğunu ve duruma göre bunlardan birinin kullanılmasını belirtir. (Kurandaki İslam, s: 553, 554). Nuri’ye göre “kadınları dövün” emri şu manaları ifade ediyormuş:

    1. Kadınları evden çıkarın
    2. Kadınları bulundukları yerden gitmeye zorlayın
    3. Kadınları dövün

    Nuri bu üç seçenekten birinin duruma göre uygulanmasını, ama en mantıksal ve hukuksal olanların ilk iki seçenek olduğunu savunur.

    Bu bağlamda “darb” sözcüğünün Fransızca karşılığı “battre” sözcüğünün de 20 anlamı olup en önemlilerinden dördünün: “vurmak, darbeler yapmak; sertçe sallamak; yenmek; dolaşmak” olduğunu;

    Türkçe “dövmek” sözcüğün de 7 anlamı olup başlıcalarının “vurarak canını acıtmak; temizlemek; ezmek; ateşte yumuşatmak” olduğunu;

    İngilizce darb karşılığı “beat” in ise 19 değişik anlamı olup başlıcalarının “dövmek, çalmak; yol açmak; galip gelmek; def etmek” olduğunu belirteyim.

    İmdi, bu durumda, biz de kalkıp Yaşar Nuri’nin aklına uyup “beat women” tümcesini “kadını def edin” ya da “kadına yol açın” diye algılarsak, ya da, “battez les femmes” tümcesini “kadını dolaştırın” diye tercüme etmeye kalkışırsak, önce Shakespeare mezarından fırlayıp bize kızgın asfaltta takla attırır, arkasından Voltaire çıka gelir ve Larousse’u kafamızda paralar !

    Yaşar Nuri ve tefsircilerin gözden kaçırdıkları anlamın tümce yapısı içindeki sözcüksel işleve göre belirlenmesi olgusudur. Dilbilimin en önemli dallarından biri olan “Sémantique” (Anlambilim) dilsel birimlerin, sözcüklerin tümce içindeki anlam, anlam alanları, birleşimleri ve işlevlerini inceler. Gerçek anlam bu kıstas ve ölçülere göre belirlenir ve anlaşılır.

    Yani, Semantik, “beat women” tümcesini neden “kadına yol açın” veya “kadını dolaştırın” diye anlamlandıramayacağımızı açıklar ve saptar. Semantik’in polisemik ve homonik gibi anlam ayrıntılarına burada girme olanağım yok. Ancak, semantik yaşar Nuri’nin ya da İslamcıların kendi kafalarına göre yaptıkları şallak mallak yorumlara en büyük engeldir.

    Bu tür sığ taktikleri ve sözcüklerin anlamlarını en uç noktalara çekerek istenilen değişik anlamlara ulaşmayı bizim ulema hahamlardan öğrendi. Hahamlar da Tevrat’taki vahşi anlatımları kamufle etmek için Talmud denilen dev tefsir kitabını bu nedenle oluşturmuşlardır. Sözcüklere işimize gelen anlamı vererek yorum yapmak soytarılıktan başka bir şey değildir. Semantik bu tür tefsir soytarılığının ölüm fermanıdır. Diğer noktalara bilahare yanıt vereceğim.

  • Hulki CAN (author) dedi ki:

    1.Bir önceki yazıma devamen önce bir düzeltme yapayım: 50 değil 40 sene olacak.“Tahrif edilmiş din” yorumu tartışmalıdır. Yahudilik –tahrif edilmiş olsun olmasın- dünyanın en ayırımcı dinlerinden biridir. En kötü yanlarından biri, ırkla dini özdeşleştirmiş olmasıdır. Hristiyanlık başlangıçtaki sadeliğini ilk yüzyıldan itibaren zaten hızla kaybetti.

    İslam ise, bazı coğrafyalarda eski savaşçı, cihatçı, fetihçi konumundan sıyrılarak Mevlana, Hacı Bektaş ve benzeri önderleri ön plana çıkartarak daha “ılımlı” bir din olma sürecine girmiş görünüyor. Ama bu kere “şeriat tehdidi” ve “İslami terör” bu ılımlı değişimi sekteye uğratmaktadır. Din eskiye göre daha ılımlı ve ehlileşmiş olabilir. Ama şu kesindir: Sıradan insanı tahrif etmiş, yozlaştırmıştır. Ve bozmaya da devam etmektedir. Oysa, “tasavvuf düşüncesi” ve “varlık birliği” (vahdeti vücut) felsefesi İslam mitolojisi ve şeriatı kat be kat aşmıştır. İsa bile açıkça tanrı olduğunu iddia etmemişken Hallacı Mansur’un “Enel Hak” söylemi belki çok daha ileri bir nirengi noktasına işaret etmekteydi. Daha fazla söze gerek yok.

    4. En son gelen din en doğru din demek değildir. Bu durumda en son din “Mormonluk”tur. Yahudilik ve Hristiyanlık da kendileri dışında başka bir din tanımaz. Oysa, Kuran bu dinlerin kitaplarını onaylar. Zerdüştlük ve Sabiliği de onaylar !

    5. Cennet, huriler, balkonlu köşkler, altın tepsiler, divanlar, yeşil yastıklar, ipekler ve gümüşler ile ilgili olarak “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni” diyerek Yunus Emre tokat gibi en güzel yanıtı vermiştir. Huriler dışında bir başka sorun bu tabloda cennet ehline şarap sunan “gılmanlar” ı nereye yerleştireceğimizdir ! Kolları bilezikli, beyaz tenli ve “ipeğe saçılmış inciye benzeyen” bu oğlanlar nedir ?

    ”O muttakilere arzu ettikleri meyveleri ve etleri bol bol veririz. Onlar Cennette, aralarında dolu şarap kadehleri teati ederler. Onda ne boş söz ve ne günaha sokma yoktur. Hizmetleri için de kendilerine mahsus, hiç el dokunmamış, güya sedeflerinde gizlenmiş inciler gibi gılmanlar etraflarında devreder”. (Tur Suresi: 22-24 Ayntabi Mehmet Efendi)

    Yine gılmanlar hakkında İnsan Suresi 19-21 ayetlerinin Savary’nin ünlü Fransızca çevirisi şöyledir:

    “Des enfants doués d‘une eternelle jeunesse s’empressent a les servir; la blancheur de leur teint égale ‘l’éclat des perles. L’or et la soie forment leur habits. Des bracelets d’argent sont leur parure.” (Sonsuz bir gençlikle bezenmiş çocuklar cennet ehline canla başla hizmet ederler; çocukların tenlerinin beyazlığı incilerin parlaklığı gibidir. Altın ve ipekten elbiselerle kuşanmışlardır. Onlar gümüş bileziklerle süslenmişlerdir.)

    Bu “hiç el dokunmamış, beyaz tenli, gümüş bilezikli inci gibi” oğlanlara herhalde bir el dokunmadan duramayacaktır değil mi? Çünkü sizin de yazdığınız gibi hurilerin yanı sıra bunlara da “insanın doğası” gereği ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Öyleyse, “gılman” denilen bu oğlan çocuklarının esas işlevi nedir? Değişik cinsel fantezileri, arzuları tatmin etmek mi, yoksa hizmet etmek mi? Yani, garson, saki, uşak gibi şarap servisi mi yapmak? Bu durumda eğer cennette eşitlik söz konusu ise “hizmetçi” nasıl olabilirler? Hizmetkarlık, hizmetçilik, uşaklık köleci, feodal toplum yapılarının kalıntısıdır. Cennette feodal düzenin artığı sosyal statüler olabilir mi? İşin bir başka boyutu da neden huri ve gılmanların Yahudi ve Hristiyan cennetinde olmayışıdır.

    6. İnanca göre İslama karşı çıkanların “katli vaciptir”. Aslında karşı çıkmasalar da “kafir” olmaları öldürülmeleri için yeterlidir. İslam egemenliği dışında kalan yerlere “Darül Küfr” veya “Diyarı Küfr” dendiğini bilmiyor musunuz? Sivas’ta yakılanları, Malatya kırımını, Turan Dursun, Bahriye Üçok cinayetlerini, diğerlerini ve Türkiye’de son yıllarda büyük bir artış gösteren dinsel kökenli taciz ve cinayetleri, Üzmez olayını ve hala süreduran dinsel kökenli çocuk tacizlerini unuttunuz mu Sn Fizikçi? Salman Rüşdi için mollalar ölüm fetvası vermiştir, Muhammet karikatürleri çizenler ölümle tehdit edilmiş, bazıları öldürülmüştür.

    Bu başlangıçtan beri böyleydi. Ehli sünnet dışına çıkan Mutezile filozofları ve Şia yanlılarına ölüm tehdidi ve baskı yapıldığını, Gazneli Mahmut’un felsefe kitaplarını yaktırdığını ve bu akımların öncülerini 1030 yı¬lında idam ettirdiğini bilmiyor musunuz ? Seyit Nesimi ve Hallacı Mansur işkenceyle derileri yüzülerek öldürülmüştür, İbni Rüşt ölüm tehditleri almış ve sonra tecrit edilmiştir. İslam felsefesi ve uygarlığı tam hızlı bir yükseliş ivmesi kazanmışken bağnazlığın güçlenmesiyle karanlıklara gömülüp gitmiştir.

    Yani listeyi uzatmaya gerek yok. Neydi bu adamların suçu? “İslami terör” ü geçiyorum. Kutsal bir kitapta nasıl olur da “öldürün” diye bir emir olur ? Öldürmeye, asmaya, kesmeye bu kadar hevesli bir din olur mu ? Yahudilik ve Hristiyanlık kadar olmasa da Müslümanlığın da kanlı bir geçmişi olduğunu yadsıyamayız. Ta Fransa’nın göbeğine kadar, Puvatye (Poitiers) ye kimler, ne için gitti bilmiyor musunuz?

    Antik çağ Yunan filozoflarına mitolojinin katkısı ne ise, İslam filozoflarına dinin katkısı da o kadardır. Eğer Mutezile’nin önü kesilmemiş olsaydı İslam dünyası bugün belki de çok daha parlak bir konuma yükselmiş olabilirdi.

    7. En çok mezhep ve tarikatın İslam’da olmasının en büyük nedenlerinden biri dinsel bağnazlık, katılık ve kuruluğuna karşı duyulan tepki, dolayısıyla daha sevimli, uzlaşmacı, müzikli ve rakslı, eğlenceli, neşeli, fakat felsefi ve insancıl bir yol arayışıdır. Tekke, dergah, cemevi, aslında camiye karşıdır.

    8. “İslam “başka dinden olanları lanetlenmiş olarak kabul eden” bir din olsa ne kadar mutlu olacağınızı tahmin edebiliyorum.” demişsiniz, ama yanılıyorsunuz.. Eleştiri aşama getirir ve düşünce dünyasını zenginleştirir. Bunu dramatize etmeye gerek yok. Lanetleme konusunda Kuran sizi yine yalanlıyor:

    “Bir de Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar!” (Maide 64) “Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile: “Bizim kalblerimiz kılıflıdır.” dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi.” (Bakara 88); “Ey kendilerine kitap verilenler! Gelin yanınızda bulunan Tevratı tasdik etmek üzere indirdiğimiz bu kitaba iman edin. Biz birtakım yüzleri silip de enselerine çevirmeden yahut cumartesi halkını lanetlediğimiz gibi onları lanetlemeden önce iman edin.” (Nisa 47 )

    Prof. Yaşar Nuri Öztürk Kuran’a dayanarak Yahudi kavminin kıyamete kadar lanetlik, zelil ve rezil kılındığını onların yeryüzünde sürekli fesat çıkarıp bozgunculuk yapacağını, savaş ve fitne ateşi yakacaklarını belirtiyor. Ancak, benzer görüşler hatta çok daha ağır suçlamalar Tevrat ve İncil’de de vardır zaten. İkinci olarak Müslümanlara en şiddetli düşmanlığı besleyenlerin yine Yahudiler olduğunu, müşriklerin bile ikinci sırada olduğunu vurguluyor (Kurandaki İslam s: 673). Tabi o da sonunda sizin gibi bir bağlama yaparak Kuran’a uydukları takdirde esenliğe kavuşacaklarını belirtiyor.

    Bu yaklaşımlar doğrudan olmasa da antisemitizmin gelişmesine dayanak oluşturabilir. Nuri’nin, Müslümanlara en şiddetli düşmanlığı besleyenlerin Yahudiler olduğunu belirtmesi çok yanlış bir yaklaşımdır. Tehlikeli olan budur. İsrail’e karşı duyulan tepki Yahudi düşmanlığının dünyada yeniden artmasına yol açmaktadır.

    Fakat beni burada şaşırtan Nuri’nin nasıl olur da “lanet” sözcüğünün çeşitli yan anlamlarını değerlendirerek burada bir tevil yoluna gitmeyişidir. “Lanet”in Arapça’da kaç çeşit anlama geldiğini bilmiyorum, ama Fransızcası “maudire” olan bu kelimenin sözlüksel bir çok anlamı var: “lanet, tanrısal lanet, lanetlenmiş, melun, çok sevimsiz, hoş olmayan, çok kötü, berbat, kınama”

    Ben de pekala “lanet” yerine “kınama” derim olur biter. Olur mu? Olmaz ! Çünkü “maudire” ancak adılsal (zamirsel) bir işlev üstlendiğinde “kınama” anlamına geliyor. Örnek: “il n’avait pas vécu un jour, sans penser à elle, et sans se maudire” (Onu düşünmeden ve kendine lanet etmeden geçirdiği bir tek günü olmadı.)

    Burada ilahi bir lanet değil, ancak benliğe, kendi kendine yöneltilmiş sert bir kınama ve ayıplama söz konusudur. Yani tıpkı Muro’nun “lanet olsun içindeki bu insan sevgisine” söyleminde olduğu gibi ! Türkçemizde “ne lanet bir hava” deyimi de havanın lanetlenmiş olduğunu değil, fakat “kötü” olduğunu belirtir. Bundan dolayı bir kelimenin bir çok anlam içerdiği gerekçesiyle gazoz ağacından yorumlar yapılamayacağı, Nurisel tefsir yönteminin bir maval olduğu bir kez daha görülüyor.

    9. Kavmiyetçilikten kastettiğim ırkçılıktır. Akif güzel yazmış olabilir, ama Muhammet maalesef insanları ümmet olarak görüp Hristiyan, Yahudi, kafir diye tasnif edip mahkum etmektedir.

    MAİDE 51 - Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. (…)”

    10. “İslam kadın erkek eşitliğinden bahsetmez, kadın ve erkek arasında adaletten bahseder. ” demişsiniz. Kadın ve erkek tabi ki farklıdır. Cinsel ve yapısal olarak eşit değiller: Farklıdırlar. Ancak bu farklılık kadının erkekten daha aşağı bir konumda olduğunun gerekçesi olamaz. Bu nedenle, “biri diğerinden üstün yaratılmıştır” diyemeyiz.
    Erkeğe tanınan özgürlük, ayrıcalık, yetki ve hakları Muhammet kadına tanımaz. Kadın ve erkek hukuken ve sosyal olarak eşit değildir.. Kadının erkeğe oranla sosyal ve hukuken aşağılanması aşiret/köleci toplumlarda vardır. Bu adaletsiz ayırımcılık İsrailiyattan kaynaklanır, kaburga kemiği masalına kadar gider.

    11. Köleliğe cevaz ve onay veren ayetleri burada sıralamaya kalksam sayfalar dolar taşar. . Bakın bunlar sizin sözleriniz sayın Fizikçi: “İslam köleliği tamamen kaldırmamıştır”. Destur, destur ! O halde, nasıl olur da “İslama yapılabilecek en çirkin yakıştırma belki de budur” diye beni suçluyorsunuz? En gerçekçi ve can alıcı saptama budur.

    Köle azat etmek marifet değil, sevap da değildir. Pagan Roma İmparatorluğu da köle azat ediyordu. İslam hukukunda olduğu gibi Babil, Mısır, Yunan ve Roma hukuk sistemlerinin de temeli kölelikti. Roma “tarihinin pek çok muhteşem sahnesinde azatlı köleleri başrollerde” görürüz. Ünlü “Ben-Hur” filminin teması budur. Gerek Babil ve Mısır, gerek Roma hukuku “köle ile efendinin birbirlerine karşı hak ve görevlerini” ayrıntılı olarak belirler.

    Pagan hukuk ile İslam hukukunun temelini köleci aşiret/feodal düzen oluşturur. Dinin putperest bir yapıda olup olmadığı salt heykel ve putlara endeksli değildir. Belli kurallara göre düzenlenmiş şekilci bir tapınma ve tapınaklar, simgesel ve fetişistik unsurlar da o dinin yapısal özelliğini ortaya koyar. Kilisenin tepesine konan haç put ise, havralara konan altı köşeli yıldız ile camilere konan hilal de puttur. Prof. Yalçın Küçük’ün minare ve kubbeleriyle camilerin “fallik” bir yapıya sahip olduğunu gözlemlemesi “süngü ve miğfer”den çok daha muhteşem bir saptama değil mi?

    Tarihsel ve ekonomik koşullardan doğmuş, kula kul olmaya yol açan, çağdışı, ahlak dışı bir siyasal-ekonomik aşiret/feodal düzene onay veren ilahi bir kitap veya bir “kutsal yasa” olabilir mi? Yoksa “kutsal yasa”, köleci dünya anlayışına karşı çıkıp, dünya düzenini kutsal adalete göre değişmeye mi zorlamalıydı? Kim kime tabi olmalıydı? Köleci düzene uyumlu kutsal yasalar mı, yoksa, kutsal yasalara uyumlu -köleciliği reddeden- bir düzen mi? Yani, kutsal kitaplardaki yasalar, şeriat, kurallar vs, o günkü köleci düzeni desteklemeli miydi, yoksa tam tersi, karşı mı olmalıydı?

    Gerek Yahudi, gerek Müslüman tüm peygamberlerin köleleri, cariyeleri, odalıkları, haremleri vardı, hepsi çokeşli evlilik yaptı, hepsi kölelilik sistemine onay verdi; bu sistem içinde hukuk kuralları ve yaptırımlar geliştirdiler. Çünkü yaşadıkları aşiret/kabile toplum düzenin gereği buydu. Bu köleci düzene ve düzeneğe karşı çıkmadılar, çıkamadılar. Bu düzenin resmen sürmesinden yana tavır koydular. Çünkü bu Allah tarafından belirlenmiş ilahi bir düzen ve nizamdı! Bu düzenin değişmesi gerektiğini veya değişeceğini asla tahmin edemediler, öngöremediler. Oysa asıl peygamberlik ve bilgelik bunu öngörebilmek olmalıydı.

  • dusunur dedi ki:

    Bende izninizle bir yorum yapmak istiyorum bu konuda ;
    Antisemitizm sami ırkından olan demektir bildiğim kadarıyla yanlış biliyorsam düzeltiniz lütfen. Eğer bu sami ırkından olanlara bir nefret demekse yahudi olmayıp sami ırkından olan müslüman araplar ne olacak, yahudilik bir ırk ise neden sami ırkı öne sürülmekte. Yoksa amaçlanan aslında arapların ve müslümanların içine fitne düşürerek kardeş kavgasına girmelerimidir. ?
    Yahudilik bir ırk değil bir din yada dünya görüşü ise buna karşı olmak demek hiç bir durumda ve şartta bir ırktan nefret anlamına gelmez. Bir fikre karşı olmak anlamına gelir ki bu fikre karşı olanlara karşı olmak demek faşizm demektir. Tersi demokrasidir.
    Antisemitizm’in karşısındaki fikrin Nazilerin uygulamalarına karşı geliştirilmiş bir eziklik politikası olduğunu düşünüyorum Patenti Hitlere ait olabilecek faşist bir uygulamadır. Yani yahudiler Hitlerden gördükleri zulmün aynısını tüm dünyaya Antisemit suçlaması ile yapmaktadırlar. Bu yavuz hırsız taktiği kendilerine karşı çıkan sesleri susturmanın modern yoludur.
    Aslında burada amaçlanan kendilerine karşı antipatinin artarak dünyadan bir çeşit intikam almaktır.
    Ama gerçek Müslümanlardan bu tür bir reaksiyon alamazlar çünkü dinimizde kardeşin kardeşi öldürmesi yasak olup bir ırkın diğerine üstünlüğü söz konusu değildir. Bunu ancak dini bilgilerden yoksun bırakılmış cahil müslümanlar yapar.
    Kur’an da geçen Yahudi ise tamamiyle bir davranış kalıbını tarif etmektedir. Aynen Türk kelimesinde olduğu gibi …
    Bugün Türk kelimesi nasıl ki bir ırkı ifade etmiyor bir milleti ifade ediyorsa Yahudi kelimesi de bir ırkı (Sami) ırkını değil belirli bir zihniyete sahip milleti ifade etmektedir. Aynı topluluk içerisinde farklı ırklara veya farklı dünya görüşlerine sahip olan insanlar Kur’an daki sözkonusu hitaplara muhatap değildirler Onlar için Kitap ehli ifadesi kullanılmıştır.

  • NUR dedi ki:

    KURAN’I KERİM’in ne dediği müslüman olmayanları niye bu kadar ilgilendiriyor. Tutup birde ayetleri yorumlamaya kalkışıyorlar. bu sizin işiniz değil.
    islamda hristiyanlığında yahudiliğinde Allah’tan geldiğini söyler.fakat bu dinler değişmiştir. bir tane incil, bir tane tevrat yoktur. çeşit çeşittir. ama tek Kur’an-ı Kerim vardır. 1400 senedir değişmemiştir. Allah tarafından korunmaktadır.
    Ben müslüman bir kadınım. hiç ikinci sınıf olduğumu düşünmüyorum. siz islamda kadının arka plana itildiğini düşünüyorsunuz. aksine islam kadar kadına sahip çıkan hiçbir düşünce yoktur.
    kadınla erkeğin farklı olduğu aşikardır. hiç düşünmez misiniz? vücudumuz da her organın bir ihtiyacımızı karşıladığını. erkek daha güçlü, kadın daha zayıftır. bu erkeğin daha üstün olduğu anlamına gelmez. Allah karşısında herkes eşittir. erkeğin görevleri biraz daha fazladır. ‘zeka olarak eşit olduğu ispatlanmıştır’ demişsiniz .bunun aksini Kur’anda mı buldunuz da dinimizi yargılıyorsunuz.
    Bizim dinimizde taarruz yoktur. Ancak savunma vardır. Durup dururken git öldür demez. peygamberimiz yazılı tarih dönemi içerisinde gelmiştir. ve söylediği, yaşadığı herşey günümüze kadar gelmiştir.
    okuma-yazma bilmeyen, hayatta yalan söylediğine kimsenin şahit olmadığı, bir çok coğcuğu olup ortada kalmış kadınları himayesi altına alan, müslüman olmayanlara saygı gösteren bir insanın bunları uydurduğunu mu zannediyorsunuz.
    islam düşmanı azgınlar bile o dönemde onun peygamber olduğunu bildiklerini itiraf etmişlerdir. yahudi alimleri hz.İbrahimin 9. neslinden bir peygamber geleceğini ve bu peygamberin vasıflarını söylemişlerdir. hatta peygamberlik gelmeden önce bir çok kişi Hz. Muhammed (sav)’in beklenen peygamber olduğunu anlamışlardır.
    AYRICA SON OLARAK BU HAYAT SADECE MADDİ BİR ALEM DEĞİLDİR. MANEVİ ALEMDE OLANLARIN ZERRESİNİ GÖRSENİZ BU KONUŞMALARI YAPMAZSINIZ.
    BİZ İNSANLAR ACİZİZ. SAMİMİ BİR ŞEKİLDE DOĞRUYLA TANIŞMAK İSTEYİN VE ALLAHA DUA EDİN. GÖRECEKSİNİZ Kİ GERÇEK DİN İSLAMDIR.

Görüş belirtin!

Aşağıdaki form ile bu eleştiri hakkındaki görüşlerinizi belirtebilir ya da kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz. Ayrıca yorumlara RSS ile abone olabilirsiniz.

Yaptığınız görüşün sadece sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın.

Görüş bildirirken şu etiketlerden faydalanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>